Friday, November 27, 2009

Atölyede Şekspir


Bazen ifade etmek zor gelir, beylik kelimeler kullanmak istersiniz...

Az gelir.

Ağızdan dökülemeyen sözler, gözlerden dökülen yaşlara dönüşür. Rahatlarsınız. Sanki... Sanki. Çünkü, aslında böğüre böğüre ağlamak istersiniz, utanmadan, mutluluktan.

Başarı karşısında seyircinin gözleri dolar. Fark etmez, bir resmin karşısında, bir konserde, bazen de bir tiyatro temsilinde... Ustalık etkileyicidir, dürter, kalbinizin çarpmasına mani olamazsınız. Sanat güzeldir, dokunur içinize; samimi olduğunda.

Oyun Atölyesi'ndeydim bu gece. Şekspir Müzikali'nde. Of ki ne of... Abarttım mı? O zaman sorarım:

İzlediniz mi?

Thursday, November 26, 2009

Rüşvet Lolipop ve 28. Ay Doktor Randevumuz


Ve Ada ilk şekerini yedi...


Hayır hayır, ben vermedim. Şikayet edeyim: Doktorumuz Ayça Hanım verdi. Yo yo, aşı olurken ağladığı için değil, tık tık tık, henüz daha o iğne, o tombul kolu yavaş yavaş delerken ağlamışlığı yok. Düşünüyorum da, belki kızımın henüz anlamışlığı yok. Yoksa ağlamaz mı öylesine minik bir can, öylesi ince bir acıya?

*

Hastane ziyaretlerimiz bayram havasında geçti şimdiye kadar. Doktorunu seviyor miniğim. Bir de hastanedeki çocuk odasını belki, bilmiyorum. Gelgelelim bu sefer, ilk gümbürtüyü kopardı . Beklenmedik. Öyle böyle değil, ilk kez kızıma zorla bir şey yaptıracaktım. Çaresiz.

Her zaman olduğu gibi soydum miniği, doktoru da kontrollerini yaptı. Ve her zamanki gibi mutlu ve rahattı. Ta ki... kontrol bitip de gitme vakti gelene kadar. Of gerisi tiz bir çığlık sesi. Sebebi kıyafetlerini giymek istememesi... Yatmak istiyor orda Cleopatra Cleopatra, sohbetleşsin istiyor doktoruyla, giyinmesin, gitmesin istiyor.

Biz beceremedik, doktorumuz becerdi. Söyledim de, daha yemedi şeker diye, bilmez bu çubukların ne olduğunu diye. Ağlamaklı bir surat da yaptım hatta. Verdi Ayça Hanım, dinlemedi. Ama sağolsun yanında benim hatırıma ufak bir hikaye uydurabildi. Miniğim mi? O sevindi, sessiz sakin giyindi, dışarda her lokmasının tadını çıkararak güzel renkli şekeri yedi bitirdi...

Unutmadan not düşeyim: Ada 28 aylık. Boy 91 cm, kilo 15.2. Aşı: Pnömokok. Diğer aşı: Şimdilik yok. Herhangi bir sorun: Yok.

Tuesday, November 24, 2009

Bir Öğretmenler Günü Çeşitlemesi :)

video

Önce kutlama,


video

Sonra coşma,


video

Biraz şımarma,


video

Ve de cıvıma :)

*

Pek müzikal şekilde, kızımla birlikte, bu zor mesleği büyük özveri ve sevgiyle sahiplenen tüm öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü'nü kutluyoruz!

Wednesday, November 18, 2009

Aşı Oldum

En kötü karar kararsızlıktan iyidir demişler.
Oh be, rahatladım...

Bir tek üzüldüğüm; tüm silahlarımı kuşanıp, 'hazır ol'da sevimsiz mikrobu beklerken, boynumu büküp savaşı terk etmek oldu aslında. Başkumandan öyle dedi ama, n'apayım? Ben doktorlarıma güvenen bir hastayım... Vardır bir bildiği dedim ve noktayı koydum. Bu kadar...

Ama başkumandanımın dediği gibi ağrımadı, sızlamadı, ateşim çıkmadı, bitkin yatırmadı beni aşı. Bünyeden bünyeye değişiyor herhalde. Benim bünye maşallah dayanıklı olmayacak da kiminki olacak, değil mi ama? Bunu da atlattık, çok şükür.

Bu arada bir de ikinci doz almam gerektiği görüşü çıktı ortaya, onu bilemiyorum işte...

Tuesday, November 17, 2009

İki Yaş mı Dediniz?



Yo yo resme kanmayın, o sadece bir rüya. Eski günleri hatırlatan bir halüsinasyon sadece.

Yeni günler çok farklı çünkü. Yeni günler...  Haha anlatılmaz yaşanır diyeceğim ama, yaşamak da kolay değil ki yahu bu hayatla cebelleşen 28 aylık kuduruk hanımın yanında. Hayretle ve dehşetle izliyorum sadece. Şoktayım çünkü şokta!!!!

Yarın Saat 9'da Teslim

Acaip bir hırs bürüdü beni. Öyle inanıyorum ki iyi uyuyarak, iyi yiyerek, bol oksijen alıp, fiziksel aktivite yaparak bu işle savaşabileceğime; öyle inanıyorum ki tuzlu su ile gargara ve pansumanın bizi koruyacağına, uzun ve sık sık el yıkamanın virüsleri def edeceğine, sağlıklı beslenirsek, pozitif düşünürsek bu illetin bize uğramayı aklından bile geçirmeyeceğine. Öyle inanıyorum ki hepimizin bağışıklık sisteminin sağlam ve görevde olduğuna...

*

Of.

Ama bir şeye daha inanıyorum:
Bana "kesin ve hemen aşı olmam gerektiği"ni söyleyen doktoruma.

İşte o zaman işler karışıyor...

Sunday, November 15, 2009

Bir Koca Oh

İki gündür -mecburi- kaçak yapıyoruz.
Her şey çok güzeldi amaa of, itiraf: Ailece haşatız.

Bir kez daha anladım ki, huzurlu çocuk, uykusunu almış çocuk, rutinli çocuk. Çocukların biyolojik saatleriyle oynamak akıl karı bir davranış değil. (Bilmiyor muydum sanki? Ama işte büyüdü ya, arkadaş gibi, ekip gibi olduk ya; evde bırakmak içimize sinmedi ilk kez, n'apalım?). Ama o kadar sevindiriyor ki onu; sosyalleşmek, yeni yerler görmek, yeni insanlarla tanışmak. Ve tabii anne-baba olarak 'tavır koymak'tan çekindiğimiz 'iyi niyetli' ikramlardaki yasak tatlarla tanışmak...

Geçmiş olsun mintoşum fırtına sona erdi, haftasonu bitti.
Ve yarın güzel planlarım var seninle ilgili. Sakininden...

Friday, November 13, 2009

Apples and Cherries, Hergün Bir Sürpriz!

Adakuşum nasıl bir sürprizdi bugün böyle?

Geçen Cuma derste kucağımdan kalkmayan, parmak ağızda, uyku gözlerde, mayışık, ekşi, buruşuk, keyifsiz, hareketsiz ve de sessizken...

Bu hafta birden: Bütün dersi sen götürdün kuşum, bana gerek yoktu. Sen bu şarkıları mırıldanırdın da; baştan sona, tek eksiksiz, İngilizce, yüksek sesle? Ve tüm hareketleriyle? Ve de nakaratlarıyla? Ve daha benim bile ağzımdan çıkmadan, önden önden? Dersin başından sonuna kadar? En önemlisi de en pozitif ışık saçan coşkuyla???

Ah yanarım yanarım, bir gizli kamera olmadığına yanarım...
Gerçek kamera böyle anları hiç bir zaman yakalayamaz çünkü.

"Apples and cherries, peaches, blueberries, grapes and ba-na-naaaaas;
Deee dee dee deee dee, deee dee dee deee dee, deee dee dee, deee deeeee..."

Thursday, November 12, 2009

"Dedemin Arkadaşı"

Küçük kızım ah, dün ne kadar da birlikte olalım istiyordum. Üçüncü 10 Kasım'ında, o tüyleri ürperten bir dakika boyunca bu sefer yanyana saygı duruşunda bulunacağımızı hayal ediyordum. Bir de artık bilinçli bir yaşa ulaştığından,  sana en basit kelimelerle en zor işleri başarmış büyük lideri anlatmaya çalışacaktım bir kez daha.

Ankara'daydım.
Olmadı.

Ama bugün 29 Ekim aktivitemiz için hazırladığımız Atatürk kartlarını çıkardık tekrar (Sağol Banu!). Biraz bayrağımızdan konuştuk, biraz Ata'mızdan yine. Ben o en basit dili en çetrefilli yollarla bulmaya çalışırken aklımca, sen son noktayı koydun gümbür gümbür.

'Sohbet'imizin sonunda, ablan gelmiş yanımıza. Sabırsızlıkla aktivitenin faydasını göstermek isteyen heyecanlı annen Atatürk resimli kartlardan birini kaldırıp soruyor:

- Bu kim Ada'cığım? Neler yapmış bizim için?

Cevabın kısa:

- Atatürk o. Dedemin arkadaşı!

*

Eh ne diyeyim?
Yok sanki diyecek bir şey...

Wednesday, November 11, 2009

24 Saatte Kişisel Gelişim

24 saat diye bir kural var. Ve evet, bu kural işe yarıyor.

Bir şey sizi öfkelendiriyor diyelim. Hatta öyle öfkelendiriyor ki, en hayvani güdüleriniz harekete geçmek üzere, kükremek istiyorsunuz avaz avaz mesela. Ya da yazmak istiyorsunuz dört nala, içinizi dökmek, yazınızla haykırmak. Kural geliyor aklınıza, 24 saat kuralı. O an tüm mantıksızlığıyla geliyor tabii. Ama yine o an, başka zamanlarda kuralın size gayet mantıklı göründüğünü hatırlıyorsunuz. Yine de renginiz kırmızı, sözcükler parmak ucunuzda. Acı, acı, dizi dizi. Dur diyorsunuz. Dur. Ben bir de 'Dur diyorum, kalp krizi filan geçirirsin, minicik kızına yazık, yapma, sakinleş'.

Nefesss....

Yutuyorsunuz kükreyişleri. Gece kabuslar görüyorsunuz evet, içinizden bin kez söylüyorsunuz söylenmesi gerekenleri. Bağırarak, ağlayarak, rüya ya. Ama sessiz ve gözyaşsız, bu da sizin kuralınız. Sadece dönmekten yoruluyor vücudunuz bir o tarafa, bir bu tarafa. Düşünmekten düğümleniyor beyninizin kıvrımları. Burnunuzdan soluyorsunuz isyanı. Kalbiniz yumrukluyor kırgınlığınızı, hızlı hızlı, pıt pıt pıt pıt. Sabahın rutin 'aynaya gülümseme' faslında tamamen maske suratla kendinize bakıyorsunuz. Maskeniz bile gülümsemiyor aynadaki suretine, o da dürüst çünkü. Hala mutsuzsunuz... 

Ama işte geçtikçe saatler -nasıl oluyorsa- o hayvani dürtülerin renginin silikleşmeye başladığını hissediyorsunuz. Biraz daha ilerledikçe dakikalar, olanlar şekil değiştirip bu sefer -nasıl oluyorsa- gülünçleşmeye başlıyor beyninizde. Dönüşüyor. Saçmalaşıyor. 'Neydi bu şimdi?'leşiyor. Ve en sonunda 'dam üstünde saksağan' moduna giriyor duyduklarınız -ya da okuduklarınız. Ağzınızın sağ köşesinde, yukarıya doğru küçük bir kıvrım şeklini alıyor o yuttuğunuz kükreyiş. Yandan yandan bir gülümseyiş ilişiyor dudaklarınıza. Kafa sallayışınıza iki 'cık, cık' eşlik ediyor bir sağa, bir sola. Manasızlaşıyor bir şeyler işte.

24 saat geçiyor... 

Yazıyorsunuz yine... Bir şeyler, garip şeyler belki ama girmiyorsunuz işte kavgaya, kendinizi savunmanız abes görünüyor manasını yitirmiş olan-bitenler karşısında. Kitap okumak istiyor canınız. Miniğiniz odasında mışıl mışıl uyuyor, yarın yine şarkı söyleyerek uyanacak biliyorsunuz, şükrediyorsunuz varlığına, şükrediyorsunuz huzurla geçirdiğiniz neredeyse iki buçuk yıla...

Friday, November 6, 2009

Yerelması

Bu durum ilginç.

Ben: Etsever, sossever, tuzlusever, tatlısever, çiko ve bilumumlarına aşık, bol tatlı, az sağlıklı bir yeme alışkanlığına sahiptim. Yıl: Evlilik öncesi.

Ben: Salata tutkunu oldum. Yanında salata olmazsa yediğim yemeğe yemek demedim, yemek yemedim. Yıl: Hamilelik dönemi.

Ben: Az et yer, tatsız-tuzsuzu sever, sebzeci ve meyveci bir tip oldum, bir şekilde mutlu da oldum. Yıl: Ada sonrası.

Diyorum, demiştim; çocuklarımızın önündeki en büyük model biziz, bunun için iyiyi/doğruyu seçmemiz gerekiyor hayatımızda. Bu da bize verilen bir şans aslında. "Daha iyi, daha doğru" olma şansı. Teşekkürler çocuklarımıza!

Döneyim konuya: Yerelması.

Ada'ya örnek olacağım ya. Hayatta yemediğim biber dolması artığı biberleri yedim karşısında, yüzümü buruşturmamak için en büyük tiyatroyu oynayarak. Daha yeni katı gıdaya geçtiğimizde en kereviz kokulu seçkileri sundum önüne, adını söylerken fıstıklı çikolata coşkusuyla söyledim. Beğensin diye, o da kereviz tutkunu olsun diye. Tüm yan gözle baktığım sebzelerin adını yan çizmeden, oyunsuz, paldır küldür söyledim; onun için her şey yeni ve her şey güzel diye. Önyargısızlığını kullandım, bilerek ve isteyerek.

Yemek yapılırken peşimde kuyruk olmuş, aç kedi usülü etrafımda dolaşırken, karnıbahar haşlayacaksam çiğ verdim. Sonrasında iş rayından çıktı, salata yapılırken, her çeşit kurusu, tazesi, soğanlara saldırdı, sap sap maydanozlar yedi. Burnumu gözümü cayır cayır yakan her çeşit soğanı, bir demet nergis verirmiş gibi verdim eline.

Sonrasında iş kontrolden çıktı. Şimdilerde katır kutur sarmısak yiyor, afiyetle! Sultan'ın içi kalkıyor, bebek ama o, kokmasın diyor. Kınıyor beni hatta. Koksun diyorum. Ohhhh, missss. Doğal antibiyotikten daha güzel ne kokabilir şu günlerde?

Geneli bu konunun. Biraz detayı ise. Ada'nın 7, 10:30, 12, 3 ve artık 7'ye konuşlanmış yemek saatlerine bir yenisi daha eklendi uzunca süredir. Resmi olarak yani! Saat 5 buçuk: Çiğ sebze saati. Lahana, soğangiller, her çeşit biber -en bayıldığı galiba biberler, karnıbahar ve kerevizin yanına yerelması katıldı bu sefer. Aklıma gelmezdi, getirdi. Karşılıklı çiğ yerelması yedik ana-kız. Mutlu-mesut.


"Turpa benziyor, dii mi anne?" dedi bir de.

Dedi evet!


*Burada parantez, sebzelerimiz bir süredir Pınar'dan, bir turp yedik ki geçen hafta, böylesini görmemiştim; bilmezdim, lokum! Ağzım sulanıyor şu an.*

Biraz da bilgi: Netten öğrendiğim kadarıyla çiğ yerelması hazma iyi gelirmiş, vücudun direncini arttırır, şeker hastalarına iyi gelirmiş. Böbreklerin, pankreasın iyi çalışmasını sağlarmış. Çok az kalori içerir, kabızlığa iyi gelirmiş. Ve ve ve en önemlisi -emziren annelere bu haber: Süt yaparmış yerelması! Bir de afrodizyak etkisi varmış. Zeytinyağlısını yapardık da, bilmediğim bir şey varmış, pişirirken kabuklarını soymaya gerek yokmuş...

Bir varmış, bir yokmuş, bu yazı da burda bitmiş.

Monday, November 2, 2009

Start!

Üüüç...

İkiiiii...


Biiiiiiir....


SIFIIIIIIIIR!