29 Eylül 2009 Salı

Geçen Gece

Geçen gece. Ada dört saattir uyumakta. Bense yeni yatmışım. Bir ağrı. Sırtımda, önce usul usul başlıyor, hafifçe sırtım ısınıyor sanki. Sonra yayılmaya başlıyor, kuvvetlenerek hem de. Sessizce bekliyorum, nefes almaya çekinerek. Okuduğum, bildiğim şeyler aklıma geliyor. Bir de az-çok ilişkim de var ya... Merakla ağrıyı 'dinliyorum'. Ne demek istiyor anlamaya çalışıyorum. Ağrı kaplan gibi, sarmalıyor beni pençeleriyle, tüm sırtıma yayılıyor, daha da ısıtıyor. Kollara doğru... Kollara doğru???

Hafifçe kalkıyorum. Kocaya söylenmez, ya sinirlenir, ya duymazdan gelir. Hastalıkları sevmez, elinde değil. Kaplanı ürkütmeden, nazik nazik bir çanta yapmaya koyuluyorum, 'hastane çantası'. Sultan'ı alırım, taksiye atlarız, gider çaresine bakarız diyorum. Aslında ödüm kopuyor. Hafiften geç bile kaldığımı düşünüp korkuyorum. Mesela'lar dolaşmaya başlıyor beynimde.

***

Daha çantayı kapatmadan, daha Sultan'ı uyandırmadan; bir ses geliyor karşı odadan. Miniğimin sesi. Sıkıntılı sesi. Her defasında yükselen bir inilti. Sonunda çatal bir "annee!!" Gecenin bu vakti? Sessizce -ve ürkekçe- dinliyorum önce, her sürpriz sızlanmasını dinlediğim gibi. Ses çoğalıyor, uykusu aralanıyor, sıkıntısı büyüyor. Burnu tıkalı miniğimin! Nefes alamıyor, uyanıyor bebeğim. Yanına giriyorum.

Uyumuyoruz o gece, yarım yamalak yani sadece. Nefes alamamaya dayanamayıp isyan içinde ağladığında, onu göğsüme bastırıp, sıkı sıkı sırtını ovuyorum. Rahatlasın diye.

***

Sırtımdaki ağrı gidiyor.

***

İkimiz de nane mollayız iki gündür. Ama iyiye gidiyoruz. Ucundan kurtardık sanki. Hep sevdiğimiz şeyleri yapıyoruz. Sürekli bir şeyler yiyoruz mesela. Evet hastayız ama iştahlıyız! Yasak televizyonu seyredip, sevdiğimiz şarkıları dinliyoruz. Sonra şefkat ve sevgi veriyoruz birbirimize. Bolca. Yapış yapış. Bayıla bayıla.

Galiba ikimiz de iyileşiyoruz.

(Ben arkadan geliyorum ya... Olsun. Miniğim iyi olsun.)

23 Eylül 2009 Çarşamba

Özet

Gittik, canımız miniğimizi gördük.

:)

Bayram yaptık.
Donduk.
Sonra da döndük.


Ek not (29 Eylül):
Bu resmi komiklik olsun diye koymuştum. Anlaşılan bir tek ceyd ile Burçak fark etti. Becersem ters R'lerle süslü bir "Bayram Hatırası" yazacaktım ama... olmadı işte. Süslü püslü giyinmiş bir bayram ailesi, 'gülün!' komutuna feci şekilde uyan ve mükemmel yapmacıklığı abartı gülüşüyle yakalamış bir küçük hanım, Şaban bakışlı bir koca ve tüm bunlarla gurur duyan (!) ve sonrasında aynı gururla bu sahneyi bloguna taşıyan -taşıyabilen!- bir anne! Buyrun eğlenin...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Büyükada'da Müzik, Dergide Büyükada

Travel&Leisure Dergisi Eylül 2009 sayısını okudunuz mu?


* Dergideki güzel yazının yazarı Zeynep Erekli, fotoğrafı ise Erbil Balta çekti. Büyükada Salon Resitalleri'mizi derginin Büyükada Dosyası kapsamında değerlendirmeyi düşündükleri için bir de burdan kendilerine teşekkür ediyorum.

Sabah, Öğlen, Akşam

Sabah harikaydı. Yepyeni miniklerle tanıştım, ve güleryüzlü annelerle. Dans etmek iyi geliyor bana, en klasiğinden söyleyeyim, "birlikte müzik yapmak" iyileştiriyor beni. Mutlandırıyor.

**

Beynimde müzikler dönüyor. Hepsi birbirine karışmış durumda. Music Together'ın yeni şarkıları, deneme derslerinde söylediğimiz eskileriyle karışıyor; kendi çaldığım eserler, öğrencilerime verdiğim ödevlerle; Ada'nın favori şarkıları, babasının favori Afrika şarkılarıyla birlikte tınlıyor kulağımda. Tüm bunlar olurken, telefonlar çalıyor, kapılar çalıyor, Ada mız mız mız yapıyor, Sultan elektrikli süpürgeyle vız vız vızzzz yapıyor.

Gerçek tatil yaşayamadan asıldım işlere. Her koldan. Ev işi, miniğin işleri, müzik işleri, öğrenciler, özel işler, özel ötesi işler... Bundan dolayı mı bu erken gün ortası yorgunluğu? Bu gün ortası yoğunluğu?

**

Bugünün sorumluluklarını bitirdim. Basket maçı seyrediyorum. Heyecanlı ve hızlı. Ama takip edemiyorum. Çünkü beynimin hızını onun hızına indiremiyorum! Düşünebiliyor musunuz? 12 Dev Adam'ın hızı yavaş geliyor. Beynim dönüyor. Duramıyorum. Yorgunluk mudur bunun adı, yoksa adrenalinim mi fazlalaştı n'oluyor, bilemiyorum. Ama "kaptırdım gidiyorum"...

9 Eylül 2009 Çarşamba

Ada Abla Oldu !


ENİS BEBEK SAĞLIKLA DOĞDU
09.09.09

Hoşgeldin miniğim, hoşgeldin kızımın küçük kardeşi. Öyle tatlı görünüyorsun ki gördüğümüz ilk fotoğrafında. Öyle çığlıklar atıyorsun ki duyduğumuz ilk ağlayışında :) Harikasın.

Sağlıkla büyü, annen babanla, huzurla, mutlulukla...


Seni görmek için sabırsızlanıyoruz, nasıl geçecek şu 10 gün???

* Enis canım kuzenimin uzun zamandır beklediğimiz miniği. Umarım Ada'yla Enis, Meltem'le ben kadar 'kardeş' olurlar.

6 Eylül 2009 Pazar

Vanilyalı Dondurma

Tüller uçuşuyor. Kapılar çarpıyor ardarda. Rüzgaaaar...
Hava serin. Yağmur geliyor diyor gazeteler.
Bloglarda eve dönmekten memnun, sonbahar kokusunun takibinde anneler...

*

Dışındayım bu sahnelerin. Panik halindeyim kıvrım kıvrım. İtiraf etmem gerekiyor:

Ben tatil yapmadım.
Tekrar ediyorum "ben...tatil...yapmadım" Vurgulu okuyun. Bir zahmet n'olur.

İki tepkiyi duyar gibiyim: "Hangimiz tatil yaptık ki?!" ve "Yaptın ya tatil!!"

İkisine de cevabım hazır. İşte: Bana göre denize ayağını sokmuş herkes tatil yapmış sayılır. (ona bile razıyım yani) ve. Ben denize ayağımı sokmadım. Sokamadım. Deniz yoktu.

Ankara'daydım. Remember? Well... I remember.
(Neden İnglizce? Kafa bulanıklığı. Yorgunluk sersemliği. Kayıtsız ruh hali olsa gerek).

*

Yani evet yana yakıla Ankara'ya gittim. Geçen senenin hayata dönüş coşkusunu yaşadığım hareketsiz saatlerinde, yaşatılan konfor ve şefkat (annem, annem, canım annem) bana bir yanılsama yaşatmış anlaşılan tüm kış diliminde. Hayal edip durmuşum Ankara'yı, yazlık mekan niyetine. An-ka-ra'yı!!!

Üzgünüm Ankara, hatlar kesildi. İlişkimiz burada bitti. Kışa yakışıyorsun ama yaza asla. Baharda parlıyorsun lezzet-muhabbet ama sıcakta mat ve soğuksun! Yo saçmalamıyorum.

Anlatayım: Sıcakta Ankara soğuk! Böyle bir durum. Güneş yakıyor, gölgede donuyorsun. Bikini giyip havuzda salınıyorsun bir çalım, sonra parmak ucunu soğuktan suya sokamıyorsun. Öğlen pişip bahçede yemek yiyemiyorsun bir keyif. Akşam oldu da bir heyecan dışarda bir şeyler içmeye kalksan, çenen takırdıyor soğuktan.

Offf...

Biraz düşündükten sonra... Bir itiraf daha sırada (boynu bükük ruh hali geldi yine): Galiba suç Ankara'da değil, deli dolu olmayan ruhumda. Beni dürtmeyen ümit bağladıklarımda. Kafamdaki bin tilkide, çabada, kararsızlıkta. Ertelemelere izin veren mantıksız mantığımda. Kemik kemik sorumluluklarımda.

Geçti yaz. Eh bravo. Tüller uçuşuyor. Kapılar çarpıyor ardarda. Rüzgaaar...
Düşün Yapıncak. Az düşündün, biraz daha düşün.
Belki bir gün gidersin tatile...

2 Eylül 2009 Çarşamba

Fıkra Sanki!

İkea'ya gittim, miniğe bir sürü ıvır zıvır aldım. Ama beni heyecanlandıran, aldığım resim önlüğü ile renkli tebeşirler ve beyaz tahtalık gazlı kalemler. Kaç zamandır paketten çıkmayı bekleyen halasının hediyesi şövaleyi kuracağız, kolay mı?

Ada heyecanlı. Pakette ne var? Neler yapacağız? Fıkır fıkır etrafımda dönüyor. Sabırsız.
Soruları da sabırsız.

Soruyor:


- Bu ne?
- Resim tahtası bebeğim.

- Açalım.

- Tamam kızım yavaş yavaş.

- Bu ne?

- Gazlı kalemler kızım. Acele etme, gel birlikte açalım.
- Açalım, açalımmm!! (Saldırıyor)

Olmayan sabrı taşmak üzere. Evet, evet kriz yaklaşıyor, hissediyorum.


- Bu ne?
- Bu da tebeşir Adacım.


Ve o noktada sabrı taşıyor. Yüz kıpkırmızı kesiliyor, eller yumruk olmuş, sıkıyor da sıkıyor, taş olsa elinde, parçalandı. Vücut yay gibi geriliyor. Ve çığlık geliyor.

- IIııı, hayırrr, tebeş-MEZZZ!


*


Bal gibi de tebeşti!

:)


Adakız güzel güzel resimler yaptı. Annesi gururla ressam kızının (!) fotosunu cep telefonuyla çekti. Ama sonraa... Bluetooth'la bilgisayara taşımayı beceremedi (yarım saatir kuduruyorum!). Bu masal da resimsiz olarak burda bitti.

...diyecekkeeen, biter mi resimsiz? Ceyda öyle güzel resimler çekti ki dün. En sevdiklerimden biri aşağıda:


(değiştirdim evet)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Bugünlerde... Her Gün Bir Renk


Oldu bile, Adakızım 25 aylık oldu. Göz aç, kapa. Bir daha aç. A a??
Bir ay geçmiş...


Mintoşum koca kız, her gün değişim içinde. Bir gün uyanıyor boyu uzamış, bir gün uyanıyor bakışta bir değişim, sanki koca gözbebekleri biraz daha büyümüş.
Bir gün uyanıyor, mız ki ne mız; bir gün uyanıyor, şakrak kuşu kızımız.
Bir gün mahsun, bir gün kızgın; bir gün damarlı, bir gün melek.

Adakızım, her güne bir renk...

Bir yaşına kadar düzen peşindeydik. Oldu. İki yaşına kadar gözlemdeydik. Tanıdık onu. İki yaşından sonra, az biraz gevşettik sanki. Uydu. Daha yeni tabii...
Bu bebeklikten çocukluğa geçişe en çok kim şaşıyor peki? E biz bittabii ki.
Lakin o pek memnun ve kaygısız ilerliyor kendi yolunda.


Nasıl biri mi şu sıralarda?
Doğa çocuğu, sosyal böcek. Kokoş cicoş, koca göbek.
Dilli düdük, şarkı, müzik...
Su perisi, kucak kedisi. Damarına basınca, yok ondan delisi.

Karakter oluşuyor yani...
Hoşuma gitti bu iki yaş meselesi (-elimde değil, kafiyeli gidiyor yazı, nasıl iş bu der birisi??? Aaaaa!!!? Yetti amaaa...) Hayır, satranç oynamak gibi. 'Gözlemle, krize mahal verme!' oyunu. Olur da krize girildiyse de, oynat tiyatroculuğunu, göster kendini. Anla, anla, anla onu...

Kızmayın bana ama ben sevdim bu oyunu.

Küçük bir bebeğin büyüme sancılarına şahit oluyorum. Ya da kabuğundan çıkma heyecanına. Hem heyecana ortak olmak gerek, hem de 'yapamazsın, edemezsin, gerçek hayat bu değil'lerle çok incitmemek. Çok şey yazarım da fazla bilimsele çevirir ibreyi. Oysaki şu an sadece hissettiklerimde kalmak istiyorum.

Bebeğim, büyümeni heyecanla izliyorum...

28 Temmuz 2009 Salı

İki Yaş Partimizden...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Ada Doğumgününü Anlatıyor



İyi ki doğdun minik kızım!