14 Eylül 2009 Pazartesi
Sabah, Öğlen, Akşam
Sabah harikaydı. Yepyeni miniklerle tanıştım, ve güleryüzlü annelerle. Dans etmek iyi geliyor bana, en klasiğinden söyleyeyim, "birlikte müzik yapmak" iyileştiriyor beni. Mutlandırıyor.
**
Beynimde müzikler dönüyor. Hepsi birbirine karışmış durumda. Music Together'ın yeni şarkıları, deneme derslerinde söylediğimiz eskileriyle karışıyor; kendi çaldığım eserler, öğrencilerime verdiğim ödevlerle; Ada'nın favori şarkıları, babasının favori Afrika şarkılarıyla birlikte tınlıyor kulağımda. Tüm bunlar olurken, telefonlar çalıyor, kapılar çalıyor, Ada mız mız mız yapıyor, Sultan elektrikli süpürgeyle vız vız vızzzz yapıyor.
Gerçek tatil yaşayamadan asıldım işlere. Her koldan. Ev işi, miniğin işleri, müzik işleri, öğrenciler, özel işler, özel ötesi işler... Bundan dolayı mı bu erken gün ortası yorgunluğu? Bu gün ortası yoğunluğu?
**
Bugünün sorumluluklarını bitirdim. Basket maçı seyrediyorum. Heyecanlı ve hızlı. Ama takip edemiyorum. Çünkü beynimin hızını onun hızına indiremiyorum! Düşünebiliyor musunuz? 12 Dev Adam'ın hızı yavaş geliyor. Beynim dönüyor. Duramıyorum. Yorgunluk mudur bunun adı, yoksa adrenalinim mi fazlalaştı n'oluyor, bilemiyorum. Ama "kaptırdım gidiyorum"...
**
Beynimde müzikler dönüyor. Hepsi birbirine karışmış durumda. Music Together'ın yeni şarkıları, deneme derslerinde söylediğimiz eskileriyle karışıyor; kendi çaldığım eserler, öğrencilerime verdiğim ödevlerle; Ada'nın favori şarkıları, babasının favori Afrika şarkılarıyla birlikte tınlıyor kulağımda. Tüm bunlar olurken, telefonlar çalıyor, kapılar çalıyor, Ada mız mız mız yapıyor, Sultan elektrikli süpürgeyle vız vız vızzzz yapıyor.
Gerçek tatil yaşayamadan asıldım işlere. Her koldan. Ev işi, miniğin işleri, müzik işleri, öğrenciler, özel işler, özel ötesi işler... Bundan dolayı mı bu erken gün ortası yorgunluğu? Bu gün ortası yoğunluğu?
**
Bugünün sorumluluklarını bitirdim. Basket maçı seyrediyorum. Heyecanlı ve hızlı. Ama takip edemiyorum. Çünkü beynimin hızını onun hızına indiremiyorum! Düşünebiliyor musunuz? 12 Dev Adam'ın hızı yavaş geliyor. Beynim dönüyor. Duramıyorum. Yorgunluk mudur bunun adı, yoksa adrenalinim mi fazlalaştı n'oluyor, bilemiyorum. Ama "kaptırdım gidiyorum"...
9 Eylül 2009 Çarşamba
Ada Abla Oldu !
ENİS BEBEK SAĞLIKLA DOĞDU
09.09.09
09.09.09
Hoşgeldin miniğim, hoşgeldin kızımın küçük kardeşi. Öyle tatlı görünüyorsun ki gördüğümüz ilk fotoğrafında. Öyle çığlıklar atıyorsun ki duyduğumuz ilk ağlayışında :) Harikasın.
Sağlıkla büyü, annen babanla, huzurla, mutlulukla...
Sağlıkla büyü, annen babanla, huzurla, mutlulukla...
Seni görmek için sabırsızlanıyoruz, nasıl geçecek şu 10 gün???
* Enis canım kuzenimin uzun zamandır beklediğimiz miniği. Umarım Ada'yla Enis, Meltem'le ben kadar 'kardeş' olurlar.
* Enis canım kuzenimin uzun zamandır beklediğimiz miniği. Umarım Ada'yla Enis, Meltem'le ben kadar 'kardeş' olurlar.
6 Eylül 2009 Pazar
Vanilyalı Dondurma
Tüller uçuşuyor. Kapılar çarpıyor ardarda. Rüzgaaaar...
Hava serin. Yağmur geliyor diyor gazeteler.
Bloglarda eve dönmekten memnun, sonbahar kokusunun takibinde anneler...
*
Dışındayım bu sahnelerin. Panik halindeyim kıvrım kıvrım. İtiraf etmem gerekiyor:
Ben tatil yapmadım.
Tekrar ediyorum "ben...tatil...yapmadım" Vurgulu okuyun. Bir zahmet n'olur.
İki tepkiyi duyar gibiyim: "Hangimiz tatil yaptık ki?!" ve "Yaptın ya tatil!!"
İkisine de cevabım hazır. İşte: Bana göre denize ayağını sokmuş herkes tatil yapmış sayılır. (ona bile razıyım yani) ve. Ben denize ayağımı sokmadım. Sokamadım. Deniz yoktu.
Ankara'daydım. Remember? Well... I remember.
(Neden İnglizce? Kafa bulanıklığı. Yorgunluk sersemliği. Kayıtsız ruh hali olsa gerek).
*
Yani evet yana yakıla Ankara'ya gittim. Geçen senenin hayata dönüş coşkusunu yaşadığım hareketsiz saatlerinde, yaşatılan konfor ve şefkat (annem, annem, canım annem) bana bir yanılsama yaşatmış anlaşılan tüm kış diliminde. Hayal edip durmuşum Ankara'yı, yazlık mekan niyetine. An-ka-ra'yı!!!
Üzgünüm Ankara, hatlar kesildi. İlişkimiz burada bitti. Kışa yakışıyorsun ama yaza asla. Baharda parlıyorsun lezzet-muhabbet ama sıcakta mat ve soğuksun! Yo saçmalamıyorum.
Anlatayım: Sıcakta Ankara soğuk! Böyle bir durum. Güneş yakıyor, gölgede donuyorsun. Bikini giyip havuzda salınıyorsun bir çalım, sonra parmak ucunu soğuktan suya sokamıyorsun. Öğlen pişip bahçede yemek yiyemiyorsun bir keyif. Akşam oldu da bir heyecan dışarda bir şeyler içmeye kalksan, çenen takırdıyor soğuktan.
Offf...
Biraz düşündükten sonra... Bir itiraf daha sırada (boynu bükük ruh hali geldi yine): Galiba suç Ankara'da değil, deli dolu olmayan ruhumda. Beni dürtmeyen ümit bağladıklarımda. Kafamdaki bin tilkide, çabada, kararsızlıkta. Ertelemelere izin veren mantıksız mantığımda. Kemik kemik sorumluluklarımda.
Geçti yaz. Eh bravo. Tüller uçuşuyor. Kapılar çarpıyor ardarda. Rüzgaaar...
Düşün Yapıncak. Az düşündün, biraz daha düşün.
Belki bir gün gidersin tatile...
Hava serin. Yağmur geliyor diyor gazeteler.
Bloglarda eve dönmekten memnun, sonbahar kokusunun takibinde anneler...
*
Dışındayım bu sahnelerin. Panik halindeyim kıvrım kıvrım. İtiraf etmem gerekiyor:
Ben tatil yapmadım.
Tekrar ediyorum "ben...tatil...yapmadım" Vurgulu okuyun. Bir zahmet n'olur.
İki tepkiyi duyar gibiyim: "Hangimiz tatil yaptık ki?!" ve "Yaptın ya tatil!!"
İkisine de cevabım hazır. İşte: Bana göre denize ayağını sokmuş herkes tatil yapmış sayılır. (ona bile razıyım yani) ve. Ben denize ayağımı sokmadım. Sokamadım. Deniz yoktu.
Ankara'daydım. Remember? Well... I remember.
(Neden İnglizce? Kafa bulanıklığı. Yorgunluk sersemliği. Kayıtsız ruh hali olsa gerek).
*
Yani evet yana yakıla Ankara'ya gittim. Geçen senenin hayata dönüş coşkusunu yaşadığım hareketsiz saatlerinde, yaşatılan konfor ve şefkat (annem, annem, canım annem) bana bir yanılsama yaşatmış anlaşılan tüm kış diliminde. Hayal edip durmuşum Ankara'yı, yazlık mekan niyetine. An-ka-ra'yı!!!
Üzgünüm Ankara, hatlar kesildi. İlişkimiz burada bitti. Kışa yakışıyorsun ama yaza asla. Baharda parlıyorsun lezzet-muhabbet ama sıcakta mat ve soğuksun! Yo saçmalamıyorum.
Anlatayım: Sıcakta Ankara soğuk! Böyle bir durum. Güneş yakıyor, gölgede donuyorsun. Bikini giyip havuzda salınıyorsun bir çalım, sonra parmak ucunu soğuktan suya sokamıyorsun. Öğlen pişip bahçede yemek yiyemiyorsun bir keyif. Akşam oldu da bir heyecan dışarda bir şeyler içmeye kalksan, çenen takırdıyor soğuktan.
Offf...
Biraz düşündükten sonra... Bir itiraf daha sırada (boynu bükük ruh hali geldi yine): Galiba suç Ankara'da değil, deli dolu olmayan ruhumda. Beni dürtmeyen ümit bağladıklarımda. Kafamdaki bin tilkide, çabada, kararsızlıkta. Ertelemelere izin veren mantıksız mantığımda. Kemik kemik sorumluluklarımda.
Geçti yaz. Eh bravo. Tüller uçuşuyor. Kapılar çarpıyor ardarda. Rüzgaaar...
Düşün Yapıncak. Az düşündün, biraz daha düşün.
Belki bir gün gidersin tatile...
2 Eylül 2009 Çarşamba
Fıkra Sanki!
İkea'ya gittim, miniğe bir sürü ıvır zıvır aldım. Ama beni heyecanlandıran, aldığım resim önlüğü ile renkli tebeşirler ve beyaz tahtalık gazlı kalemler. Kaç zamandır paketten çıkmayı bekleyen halasının hediyesi şövaleyi kuracağız, kolay mı?
Ada heyecanlı. Pakette ne var? Neler yapacağız? Fıkır fıkır etrafımda dönüyor. Sabırsız. Soruları da sabırsız.
Soruyor:
- Bu ne?
- Resim tahtası bebeğim.
- Açalım.
- Tamam kızım yavaş yavaş.
- Bu ne?
- Gazlı kalemler kızım. Acele etme, gel birlikte açalım.
- Açalım, açalımmm!! (Saldırıyor)
Olmayan sabrı taşmak üzere. Evet, evet kriz yaklaşıyor, hissediyorum.
- Bu ne?
- Bu da tebeşir Adacım.
Ve o noktada sabrı taşıyor. Yüz kıpkırmızı kesiliyor, eller yumruk olmuş, sıkıyor da sıkıyor, taş olsa elinde, parçalandı. Vücut yay gibi geriliyor. Ve çığlık geliyor.
- IIııı, hayırrr, tebeş-MEZZZ!
*
Bal gibi de tebeşti!
:)
Adakız güzel güzel resimler yaptı. Annesi gururla ressam kızının (!) fotosunu cep telefonuyla çekti. Ama sonraa... Bluetooth'la bilgisayara taşımayı beceremedi (yarım saatir kuduruyorum!). Bu masal da resimsiz olarak burda bitti.
...diyecekkeeen, biter mi resimsiz? Ceyda öyle güzel resimler çekti ki dün. En sevdiklerimden biri aşağıda:

(değiştirdim evet)
Ada heyecanlı. Pakette ne var? Neler yapacağız? Fıkır fıkır etrafımda dönüyor. Sabırsız. Soruları da sabırsız.
Soruyor:
- Bu ne?
- Resim tahtası bebeğim.
- Açalım.
- Tamam kızım yavaş yavaş.
- Bu ne?
- Gazlı kalemler kızım. Acele etme, gel birlikte açalım.
- Açalım, açalımmm!! (Saldırıyor)
Olmayan sabrı taşmak üzere. Evet, evet kriz yaklaşıyor, hissediyorum.
- Bu ne?
- Bu da tebeşir Adacım.
Ve o noktada sabrı taşıyor. Yüz kıpkırmızı kesiliyor, eller yumruk olmuş, sıkıyor da sıkıyor, taş olsa elinde, parçalandı. Vücut yay gibi geriliyor. Ve çığlık geliyor.
- IIııı, hayırrr, tebeş-MEZZZ!
*
Bal gibi de tebeşti!
:)
Adakız güzel güzel resimler yaptı. Annesi gururla ressam kızının (!) fotosunu cep telefonuyla çekti. Ama sonraa... Bluetooth'la bilgisayara taşımayı beceremedi (yarım saatir kuduruyorum!). Bu masal da resimsiz olarak burda bitti.
...diyecekkeeen, biter mi resimsiz? Ceyda öyle güzel resimler çekti ki dün. En sevdiklerimden biri aşağıda:

(değiştirdim evet)
26 Ağustos 2009 Çarşamba
Bugünlerde... Her Gün Bir Renk
Oldu bile, Adakızım 25 aylık oldu. Göz aç, kapa. Bir daha aç. A a??
Bir ay geçmiş...
Mintoşum koca kız, her gün değişim içinde. Bir gün uyanıyor boyu uzamış, bir gün uyanıyor bakışta bir değişim, sanki koca gözbebekleri biraz daha büyümüş.
Bir gün uyanıyor, mız ki ne mız; bir gün uyanıyor, şakrak kuşu kızımız.
Bir gün mahsun, bir gün kızgın; bir gün damarlı, bir gün melek.
Adakızım, her güne bir renk...
Bir yaşına kadar düzen peşindeydik. Oldu. İki yaşına kadar gözlemdeydik. Tanıdık onu. İki yaşından sonra, az biraz gevşettik sanki. Uydu. Daha yeni tabii...
Bu bebeklikten çocukluğa geçişe en çok kim şaşıyor peki? E biz bittabii ki.
Lakin o pek memnun ve kaygısız ilerliyor kendi yolunda.
Nasıl biri mi şu sıralarda?
Doğa çocuğu, sosyal böcek. Kokoş cicoş, koca göbek.
Dilli düdük, şarkı, müzik...
Su perisi, kucak kedisi. Damarına basınca, yok ondan delisi.
Karakter oluşuyor yani...
Hoşuma gitti bu iki yaş meselesi (-elimde değil, kafiyeli gidiyor yazı, nasıl iş bu der birisi??? Aaaaa!!!? Yetti amaaa...) Hayır, satranç oynamak gibi. 'Gözlemle, krize mahal verme!' oyunu. Olur da krize girildiyse de, oynat tiyatroculuğunu, göster kendini. Anla, anla, anla onu...
Kızmayın bana ama ben sevdim bu oyunu.
Küçük bir bebeğin büyüme sancılarına şahit oluyorum. Ya da kabuğundan çıkma heyecanına. Hem heyecana ortak olmak gerek, hem de 'yapamazsın, edemezsin, gerçek hayat bu değil'lerle çok incitmemek. Çok şey yazarım da fazla bilimsele çevirir ibreyi. Oysaki şu an sadece hissettiklerimde kalmak istiyorum.
Bebeğim, büyümeni heyecanla izliyorum...
Etiketler:
Ada'nın gelişimi
28 Temmuz 2009 Salı
27 Temmuz 2009 Pazartesi
25 Temmuz 2009 Cumartesi
Tam da Bu Saatlerde
İki yıl önce tam da bu vakitler, geç ve uzun bir akşam yemeğine henüz başlamıştık. Tam da bu evde. Tam da böyle bir havada. Ankara'nın gecesi serin, buraların gecesi, üstüne bir de rüzgarlı. Ama o gece harika bir geceydi. Sıcaktı tamam. Ama ben sıcağı severim biliyorsun miniğim.
İşte böyle bir gecenin sabahında hastanede olağan randevumuz vardı. Hamileliğimin sekizinci ayıydı, doktorum her şeyin yolunda olduğunu, senin planlandığı gibi ağustos sonunda geleceğini söylemişti.
Hamileliğim hayatımın en muhteşem dönemiydi. Tiroidle uzun yıllar debelenmiş hormonlarım, hamileliğimde sefa içindeydi. Mutluydum. İnanılmaz huzurluydum. Hamileliğim boyunca deliler gibi salata yemiştim, bayıla bayıla. Hamileliğim boyunca her gün en az 1.5 saat aktif yürümüştüm -son gün dahil. Hayatta olmadığım kadar enerjiktim. Çıt çıksa uyanan kulaklarım, uyku nedir bilmeyen bünyem, uykuyla tanışmıştı. En güzel uykuları uyuyordum gece-gündüz. Komikçe güzel hissediyordum kendimi bir de. Yakıştırıyordum hamileliği kendime. Ama arada daha da kocaman olmayı hayal ediyordum, tam kocaman hamileler gibi yani. Öyle görmek istiyordum kendimi aynada. Öyle de olacağıma inanıyordum...
Topu topu beş kilo almıştım. Ama sağlıklıydım, doktorum tebrik ediyordu. Zaten sekiz kilodan fazlasına sağlık durumum nedeni ile iznim yoktu. Ah beş kilo bir şey değil, taşıyabiliyordum kendimi. Ta ki bebeğim, işte o sıcak güne dek. O gün hastaneden eve döndüğümde kocaman gördüm kendimi. Hayal ettiğim kıvamda! Ama aynı zamanda kendimi ilk kez ağır da hissettiğimin farkına vardım. O gün fotoğraflarımı çektim kendi kendimin, içinde miniciği taşıyan kocaman göbeğimin. Ve dedim ki "hazırım".
İşte iki yıl önce tam bu vakitler, Ankara'nın kaydedilmiş en sıcak gününün o güzel gecesinde; kalabalık sofrada, lezzetli yemekleri yerken, tatlı sohbetler dönerken... İşte bir kez de orda söyledim, üstüne basa basa, herkese sesimi duyurarak "hazırım" dedim, "bu gece gelsin miniğim".
Çok yedim bebeğim. Hazırım diyordum ama öyle ısmarlama olur mu? Sabah doktora gitmişiz, geleceğin gün belli, daha bir ay var. Hem daha hastane çantamız bile hazır değil. Aklıma mı gelir? Yiyorum mamaları. Bu sefer salata da değil sadece, yok yok sofrada, hepsine açım. Ama en çok kıpkırmızı, sepserin, taptatlı, supsulu karpuzdan kopamıyorum. En sevdiğim meyva ya... Dilim üstüne dilim, şiştikçe şişiyorum.
***
O yemeğin üstüne dürttün beni bebeğim. Geliyorum dedin, şaka değil dedin. Koş annecim hastaneye dedin.
***
Adakızım senden gelen işareti aldığımda, nasıl mutlulukla, nasıl güzel bir heyecanla, nasıl sevinç çığlıklarıyla çınlattım etrafı bilemezsin. Baban, anneanne, dede, nene...herkes bağrış çağırış, telaş, panik. Duymuyordum hiç birini, kahkahalar atıyordum. Duydu beni, geliyor diyordum. Ne mutluluktu Allah'ım.
İşte iki yıl önce bugün bu saatlerde hastaneye gittik. Koşa koşa arıyordum koridorlarda nöbetçi doktorun odasını, herkesin önünde, herkes peşimde, en kocaman gülümsemeyle.
...
İki yıldır hayatımın ışıltısısın.
...
Amaaaan yazamıyorum işte, zırıl zırıl oldum yine... of.
Miniğim... Canım.
Biliyor musun, senin de en sevdiğin meyve karpuz. Ve biliyor musun, bugün ikimiz de patlayana kadar karpuz yedik?
İşte böyle bir gecenin sabahında hastanede olağan randevumuz vardı. Hamileliğimin sekizinci ayıydı, doktorum her şeyin yolunda olduğunu, senin planlandığı gibi ağustos sonunda geleceğini söylemişti.
Hamileliğim hayatımın en muhteşem dönemiydi. Tiroidle uzun yıllar debelenmiş hormonlarım, hamileliğimde sefa içindeydi. Mutluydum. İnanılmaz huzurluydum. Hamileliğim boyunca deliler gibi salata yemiştim, bayıla bayıla. Hamileliğim boyunca her gün en az 1.5 saat aktif yürümüştüm -son gün dahil. Hayatta olmadığım kadar enerjiktim. Çıt çıksa uyanan kulaklarım, uyku nedir bilmeyen bünyem, uykuyla tanışmıştı. En güzel uykuları uyuyordum gece-gündüz. Komikçe güzel hissediyordum kendimi bir de. Yakıştırıyordum hamileliği kendime. Ama arada daha da kocaman olmayı hayal ediyordum, tam kocaman hamileler gibi yani. Öyle görmek istiyordum kendimi aynada. Öyle de olacağıma inanıyordum...
Topu topu beş kilo almıştım. Ama sağlıklıydım, doktorum tebrik ediyordu. Zaten sekiz kilodan fazlasına sağlık durumum nedeni ile iznim yoktu. Ah beş kilo bir şey değil, taşıyabiliyordum kendimi. Ta ki bebeğim, işte o sıcak güne dek. O gün hastaneden eve döndüğümde kocaman gördüm kendimi. Hayal ettiğim kıvamda! Ama aynı zamanda kendimi ilk kez ağır da hissettiğimin farkına vardım. O gün fotoğraflarımı çektim kendi kendimin, içinde miniciği taşıyan kocaman göbeğimin. Ve dedim ki "hazırım".
İşte iki yıl önce tam bu vakitler, Ankara'nın kaydedilmiş en sıcak gününün o güzel gecesinde; kalabalık sofrada, lezzetli yemekleri yerken, tatlı sohbetler dönerken... İşte bir kez de orda söyledim, üstüne basa basa, herkese sesimi duyurarak "hazırım" dedim, "bu gece gelsin miniğim".
Çok yedim bebeğim. Hazırım diyordum ama öyle ısmarlama olur mu? Sabah doktora gitmişiz, geleceğin gün belli, daha bir ay var. Hem daha hastane çantamız bile hazır değil. Aklıma mı gelir? Yiyorum mamaları. Bu sefer salata da değil sadece, yok yok sofrada, hepsine açım. Ama en çok kıpkırmızı, sepserin, taptatlı, supsulu karpuzdan kopamıyorum. En sevdiğim meyva ya... Dilim üstüne dilim, şiştikçe şişiyorum.
***
O yemeğin üstüne dürttün beni bebeğim. Geliyorum dedin, şaka değil dedin. Koş annecim hastaneye dedin.
***
Adakızım senden gelen işareti aldığımda, nasıl mutlulukla, nasıl güzel bir heyecanla, nasıl sevinç çığlıklarıyla çınlattım etrafı bilemezsin. Baban, anneanne, dede, nene...herkes bağrış çağırış, telaş, panik. Duymuyordum hiç birini, kahkahalar atıyordum. Duydu beni, geliyor diyordum. Ne mutluluktu Allah'ım.
İşte iki yıl önce bugün bu saatlerde hastaneye gittik. Koşa koşa arıyordum koridorlarda nöbetçi doktorun odasını, herkesin önünde, herkes peşimde, en kocaman gülümsemeyle.
...
İki yıldır hayatımın ışıltısısın.
...
Amaaaan yazamıyorum işte, zırıl zırıl oldum yine... of.
Miniğim... Canım.
Biliyor musun, senin de en sevdiğin meyve karpuz. Ve biliyor musun, bugün ikimiz de patlayana kadar karpuz yedik?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
