30 Temmuz 2008 Çarşamba

Tuvalet Eğitimi II

Şu link'te tuvalet eğitimi ile ilgili Tracy'nin önerilerini kısaca anlamıştım.

Ada 9 aylıktı ve ben kitapta verilen checklist'e bakarak hazır olabileceğine kanaat getirmiştim. Ancak kendimde gerekli enerjiyi görmediğim için, eğitime biraz geç başladım (11 aylıktı). Aslında Tracy bebeğin sadece oturuyor olmasını bile yeterli buluyor. Anahtar kelime yine "rutin". Bu sefer tuvaleti rutine ekledik.

Ada'nın 3 aylıktan itibaren çok net bir rutini var. Uyku, aktivite ve yemek saatleri belli. Bebeğin rutini varsa, bu rutine yeni bir heyecan eklemek de kolay oluyor. Reçete belli. Uyanır uyanmaz tuvalet ve her öğünden 20 dakika sonra (9-15 aylık bebekler için bu süre; büyüdükçe süre artıyor) tuvalet. Hiç biri 5 dakikayı aşmamak şartıyla. Yaparsa yapacak, yapmazsa kalkacak. Önemli olan alışkanlığı kazandırmak.

Şimdi ilginç şeyi söyleyeceğim: Başladığımız gün oldu bitti her şey (24 haziran). İlk oturuşta çiş-kaka yaptı ve o günden beri 2 kez dışında kakasını bezine yapmadı -biri ben hastanedeyken. Tuvalete gitmek, klozete oturmak hayatına heyecan kattı -gerçekten. Hatta ilk alkışı da orda yaptı. Şimdi her kaka çiş yaptığında alkış yapıyor. Nerdeyse tuvalete oturduğu an patır patır görevini yapmaya başlıyor. Şaşmıyorum desem yalan olur.

Bence önceden net bir rutinin olması ve bu işe başlamadan uzunca bir süre benimle tuvalete girmesi ve küçücükken çiş-kaka-tuvalet ilişkisini bu şekilde kurması en büyük etken. Sonuçta hem anneyi taklit ediyor, hem onu mutlu ediyor. Bu yaşa özgü iki özellik. 18 ay sonrası bu özellikler yerini isyan ve redde bırakıyor. Bu bakımdan erken eğitimin kolaylıklarının daha fazla olduğuna inanıyorum.

Evet fiziksel olarak popo kasları henüz gelişmiyor. Bir yaş civarı tam olarak geliştiği söyleniyor. İşte Tracy bu geçiş dönemini bebeğin bizzat, tuvalette farkına vararak yaşaması gerektiğini söylüyor. Bu da gayet mantıklı.

Bazen çiş kazaları yaşıyoruz, çünkü yaz mevsimi, düzensiz ve sürekli su içiyor. Aslında biraz daha gözlemci olup, bu konuyu da halletmek kolay ama benim ameliyat araya girdiği için, o noktada biraz zayıfız. Yani kafasına bardağını dikip bol bol su içerse, o andan 20 dakika sonra da tuvalete oturtmak gerek. Bu hafta bu konuda biraz gözlem yapmak istiyorum. Bakalım gelişme olacak mı?


Zamanla işin daha da kolaylaşacağını zannediyorum. Çişini söyleyecek bir kere -umuyorum. Ama bu saatler bile "cuk" oturmuş durumda bizim için, söylemesine gerek kalmadan iş halloluyor. Gerçi biraz erken gelirse kakası "koko" diyerek haber de veriyor.

Biz böyle yaşadık. Yani günde sadece 5 kere tuvalete oturtuyoruz ve sadece 5 dakika bekliyoruz. Günde 1 kere, bazen 2 kere hiç bir şey yapmadan kalkıyor. Günde 2 veya 3 kere çiş-kaka, diğerlerinde de çiş yapıyor. Gece maalesef henüz tam kuru kalktığı günler diğer günlerden az. Sabaha karşı yaptığını sanıyorum. Buna da Tracy'nin önerisi, yatmadan birkaç saat önce çok sıvı vermekten kaçınmak. 7'de uyuyorsa, 3.30'dan sonra su vermezseniz geceyi kuru geçirir diyor. Ben yaz mevsimi olduğu için bu öneriye uymuyorum.


Tracy, bu konuda daha esnek yazıyor aslında. Ben burda çok teknik yazdım farkındayım. Aslında hiç bir şey zorlamayla gerçekleşmiyor. Dediğim gibi bu iş Ada için yeni bir eğlence olarak başladı ve öyle devam ediyor. Bizim işimize yaradı. Belki başkalarının da yarar.

Belki de yaramaz tabii. Hep dediğim gibi, her ailenin kendi seçimi, kendi ihtiyaçları, kendi inanışlarıyla ilgili bir konu. Ben bu kitaptaki her şey hayatımızı kolaylaştırdığı ve Ada'yı da huzurlu bir bebek yaptığı için; bu konuda da ilk bu kitaptaki önerilerden faydalanmak istedim. Ve yine tuttu...

Tracy 9-15, 16-23, 23 ve sonrası aylar olarak gruplara ayırıyor tuvalet eğitimini. Ve her biri için farklı öneriler sunuyor. Ben 9-15'i anlattım. Daha sonraki gönderilerde diğer aylarla ilgili önerilerinden de bahsederim. 9-15 aylıklar için önerileri net ve kolay anlaşılır. Diğer aylar için bu kadar net önerilerde bulunmuyor. Daha çok problem çözücülük kimliğiyle yardımcı olmaya çalışıyor.


Bazı konular bazı bebekler için heyecan verici. Bizimki koskoca bir yaşında bebek fakat henüz yürümüyor mesela. O da tuvalet konusunda erkenci davrandı. Hiç bir şey için geç veya erken değil. Hepsi bir konuda erkenci, bir konuda geççi. Önemli olan anne-baba olarak bunu normal karşılamak ve bebeği desteklemek. Hiç bir zaman da "gerilmemek". Çünkü bebeğe en çabuk yansıyan olumsuz duygu bu.

Onun için ancak anne-baba tam olarak hazırsa bu işe girişmeli. Ve oyunu bozup yeniden başlamanın, olmadı yeniden başlamanın en kötü şey olduğunun farkında olmalı. Hangi sistem olursa olsun istikrarlı olmak en önemlisi. Yoksa miniklerin kafası gerçekten çok karışıyor. Onların en sevdiği şey tekrar ve önlerini görebilmek.

Peki şimdi biz bu işi 'tam olarak' hallettik mi? Hayır. Hala bazı kazalar oluyor çünkü. Ama çok rahatladık. Bir önceki yazıma gelen yorumlarda bu konunun ilgi çektiğini gördüm. Ayrıntılar kitapta.

29 Temmuz 2008 Salı

Bir Yaş Gelişim Öyküsü

Ada büyüdü. Uyku ve yemek alışkanlıkları aynı güzellikte devam ediyor, hiç aksamadı. Hastanedeyken gözüm biraz arkada kalmıştı, ya rutin çökerse diye, ama bizimkiler sağolsun görüyorum ki her şey yolunda. Blog bebeklerini okudukça Ada'nın da doğumgününde birkaç adım atıyor olabileceğini düşünüyordum. Maalesef. Belki biraz kilodan, belki erken doğmaktan. Onun da sırası gelecek, n'apalım? Ama daha var zannediyorum.

Şu sıralar bir ayak emekler pozisyonda dizüstü, diğeri yürür pozisyonda balerina, yengeç yengeç ordan oraya koşuyor. Devamını göreceğiz. Ama hareketli, ve elinden tutan olduğu zaman sonsuza kadar yürüyecek izlenimi verebiliyor.

Tuvalet eğitimi meselesi. Aynen devam, çiş-kaka tuvalete. Ben ayakta olsam tamamiyle atacağız bezi ama bizimkiler cesaret edemiyor anlaşılan. Arada çiş kazaları oluyor, onu da itiraf etmek gerek. Alıştırma külotlarına geçtik, onun en küçüğü bile benim tombula büyük geliyor. Biraz erken başladık bu işe anlaşılan, ama mutluyuz. Kaka kokusu yok artık hayatımızda. Onun yerine tuvalete her çiş-kaka yaptığında Ada, müthiş bir alkış şovumuz var. Biz mest tabii.

Dişler. 9 ay bir haftalıkken peşpeşe çıkardığı alt iki dişe yeni arkadaşlar bir türlü eklenmemişti. Annem müjdeyi verdi. Üst damakta beklediğimiz orta ikiliğin iki yanında iki yeni inci belirmiş durumdaymış. Zannedersem çok çektirmeden çıkacaklar yine. Umarım...

Dillendi. Dillenmişti. Aylar önce, tekrar eden hecelerden oluşmayan ilk kelimesini söylemişti:

Horoz! = "olo", şimdi biraz "olos" şeklini aldı. Önce balkondaki Portekiz'den gelme renkli horoz biblosuyla başladı bu horoz heyecanı, sonra adadaki 'gerçek' horozlar, şimdi de Ankara'daki diğer gerçekler. Aklımıza gelir miydi, Allah'ın ü-ürüüü horozunun Ada'nın ilk kelimesi olacağı?

Ve diğerleri:

Ayak = kayakayakayakh (ille heyecanlı, ille 3 kere ve ille Kürt aksanı ile) Şapka = hak-ka (yine kaba k'ler) Toka = koka (yine kaba k'ler) Yok = yokkh (ve...yine kaba k'ler, tüm çıldırtası jestlerle beraber) Kuş = ku (tüm uçan nesneler kuş şimdilik, sinek, uçak...)

Şimdilik aklıma gelenler. Çözebildiklerimiz. Yoksa dilli düdük, sürekli heyecanla bir şeyler anlatıyor. Bir de işaret parmağıyla emirler yağdırmayı öğrenmiş ben hastanedeyken. Ne istese Hitler usulü parmak havaya, istikamet oraya oluyor. Sonra gel de yapma... Anlatabildikleri (anlayabildiklerimiz) az olsa da anladıkları çok. Hemen her şey. Müthiş bir değişiklik bu.

Ve bir hareket ki ne hareket. Evde bin kişi hizmetinde, bin kişi tokat yemiş gibi akşamı buluyor. Neyse ki hala 7'de yatıyor da akşam bize kalıyor.

Büyü bebeğim büyü... Her anını hissettirerek büyü, mucizeyi yaşatarak büyü. Şimdiye kadar yaptığın gibi.

Hastane Günleri

Ve ameliyatın üzerinden iki haftadan fazla zaman geçti. Dün dikişler alındı. Büyük gündü yani. Bu iki hafta boyunca hergün hastaneye gitmeye ve kan vermeye devam ettim. Ne damar kaldı, ne kan. Boş boş enjeksiyon giriyor çıkıyor, şansım varsa ikinci üçüncü vuruşta bir damar(ımsı) bulabiliyorlar. Damarlar kaçar, saklanırlarmış. Vücut da yetti diyor anlaşılan. Üç gün ara veriyoruz ilk kez, perşembe yine hastane. Bir ilaç ayarlanıyor. Adettenmiş bu hikaye. Benimki biraz uzun sürüyor anlaşılan.

Tatlı konular konuşmak gerek. Çünkü var. Mesela hayat. Arada duraksayıp, yahu bir hafta önce şu şekildim diye düşününce veya küçüklüğümü filan hatırlayıp, Yapıncak ikinci kalp ameliyatını oldun diye kendi kendime konuşmaya başlayınca ciddiyeti kavrayıp vay be diyorum. Sonra da şükret de şükret, kıza bakıp, göz dolup, sessizleşip. Ne sıkıntı kalıyor, ne şikayet. Döndün ya, çok konuşma diyorsun kendi kendine.


Çok sorun da yok aslında. Bu işin sorunu uykusuzluk, sıkıntı, kılıç yutmuşluk, popo değişmezlik. Aynı pozisyonda insan kaç saat uyuyabilir ki? Amaa bu gece tam 6 saat uyumuşum. Neredeyse yeterli bir uyku demek. Mutluluğuma diyecek yok.


Ada'yla ilgili yazacaktım, kendi meselelerim öne çıktı yine. Madem öyle burdan devam edeyim. Ama içacıcı şeylerle. Vardı vardı. Hastane günlerimde içaçıcı anlar da vardı.





Melekler vardı mesela, pek kanatsız, pek mütevazı. Bu kadar mı iyi bakılabilir bir insana, hiç şikayetsiz, sakin, uykuyu unutmuşçasına.


Sanatsal düşünceler vardı. En baygın zamanlarımda bile hastanenin ilginç mekansal motifleriyle ve hastaların ve refakatçilerinin yarattığı garip fakat çok etkileyici figür motifleriyle heyecanlandım. Kafamdan her anın fotoğrafını çektim, desenini çiziktirdim. Sürekli aklıma, çektiği acılardan dolayı ve uzun hastane ziyaretlerinden dolayı Frida Kahlo, hasta haliyle full-otoportresiyle Neşe Erdok, hayatı ve ölümü cansız canlılar üzerinden dehşet şekilde sorgulayan çağın en zengin delisi Damien Hirst gelip durdu. Ordayken hep bir hastane portflio'su, çizimlerden yağlıboyalardan oluşan bir hastane günlüğü yapmanın hayalini kurdum. Şimdi düşünüyorum, bana heyecan veren şey, kimsenin bakmak istemediği bir şey olurdu. Bu resimler, çizimler ille de başka bakışları misafir etmek için mi yaratılır???


İstanbul. Kendi çırpınışalarımla yoğundan çıkmışım, yoğundakinden bin beterim, yarı baygın. Ankara'nın en sıcak günü. Hastanenin en sıcak odası. Birden serin bir rüzgar esiveriyor. Yo öldüğümü düşünmüyorum. Düşündüğüm. Ohhhh işte İstanbul, boğaz havası, ne güzel bir deniz kokusu. !!! Bu iki kez oldu. Eminim ki ne serinlik, ne boğaz kokusu vardı, bir Ankara'lı da İstanbul'u bu kadar özleyebiliyor demek ki. Hem de hasta yatağında.


Bu komik: Yine yoğundan çıktım, ama haşatım. Annemlere gülümseyebilmek için insanüstü enerji sarfediyorum. İyiyim ya, çıktım ya. Ama ne mümkün. Zaten ağzımdan bir kelime çıkması bile olay, çünkü nefes sıfır. Ve ne oluyor? Yapıncak şarkı söylemeye başlıyor. Music Together'ın Hello şarkısı, haha: "Hello, everybody, so glad to see you, hello everybody so glad to see you"


Bir de damat, kaynana ve olay kız bendeniz bir gece geçirmişliğimiz var, o da kayda değerdi. Sinirler gevşemiş, onlar benden yorgun, zaten olmayan resmiyet sınırları gevşemiş de gevşemiş, samimiyet sınırları tavan yapmış. Sürreal konuşmalar geçiyor aramızda, daha çok onların arasında. Kimse çenesini tutamıyor, ağızdan çıkanların komikliği anlatılmaz. Susun diyorum dikişlerim patlayacak, annem kırmızı suratla odayı terkedip dışarda gülüyor geliyor. Ben kendimi yoğunu hatırla, yoğunu hatırla diyerek sahneden kopartıyorum.


Pazarlık sonra. Hemşirelerle dost olduk. Çoğu anne, dertten anlıyorlar. Bebeğim bekliyor, ayarlayın bir şey diyorum, doktorların yanında beni bir övüşleri var, gözgöze gelip gülüyoruz. İşe yarıyor mu? Hayır. 5 gün kalmayı planlarken, on günde ancak çıkabiliyorum.


Şimdilik bu kadar, sabahın 5'i, belki biraz daha uyurum.

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Ada Bir Yaşında!!


Bugün bizim en mutlu günümüz, bugün bizim doğumgünümüz.

Adakız 1 yaşında!!!


Kalpse kalp, doğumgünüyse, doğumgünü, ennnn şekerlisinden bir slide show, hadi bakalım... Kutlu olsun ilk yaşın minik kızım!

24 Temmuz 2008 Perşembe

Bir Kavuşma Hikayesi

Güzel kızım, minik bebeğim ne büyük bir kriz yaşadık değil mi? Merak ediyorum hafızanın bir yerlerinde kalacak mı o sahne? Kafa karışıklığın, hayal kırıklığın? Bilemedim. Seni Amerika'ya giderken yine bu kadar bir süre yalnız bırakıp döndüğümde, yan odaya gidip gelmişim gibi yapmıştın. Yine öyle olacak zannettim.

Derdim kendimleydi, seni kucaklayamamayı, hem de en az 3 ay kucağıma bile alamayacağımı düşündükçe çıldırıyordum. Şu kadar gün yok olup döndüğümde, hatta bir büyüüüük yolculuk yapıp ne kara düşünceler beynimi kemirip bir şekilde geri geldiğimde tek arzum seni yine içime içime almaktı. Kokunu yutmak, katman katman bacacıklarını kollarını sıkmak, burnunu göğsüme dayamak, bastırmak bastırmak... Olmayacağı baştan belli olduğu için kendimi soğukkanlılıkla eğittim. Sana dönmenin bile her şeyden büyük bir zafer olacağını söyledim kendime. Sürekli tekrarlayarak. Ki doğruydu. Dönmem demek, bir ömür -her ne kadar uzun veya kısaysa- yine seni uzun uzun kucaklayabilmem demekti. Sadece ilk bir kaç ay hariç.

Ben kendime acırken olanlarsa hepimizi şok etti. İlk geldiğim gün bir an gelmişti, hepimiz ağlıyorduk. Arabadan indim, bahçede büyükanneannenin kucağındaydın. Yavaş yavaş yaklaştınız, ben de size. Bir an gözgöze geldik. Yemin etmiştim, ağlamayacaktım, duygusallığı gizlemek en doğru olandı. Aksi olursa, dikişlerim patlayabilir, kalbim garip çırpınışlara girebilir, yine nefesim panik yaşayabilirdi ne de olsa. Senin için tüm bunlara dikkat etmem gerekiyordu.

Bakışlarımız kilitlendi ama bu başka bir şeydi. Sen -benim hareketli kuzum- taş kesilmiştin, gözlerini gözlerime kilitleyip, saniyeler boyu bana baktın. Sessiz, hareketsiz. Biraz da çatıkkaşlı. Deden sonrasında o an bana çok acıdığını, bir an önce bu durumun bitmesini beklediğini söyleyecekti. Her sabah seni uyandırdığım, senin de nerdeyse kahkahalarla bana karşılık verdiğin şekilde adını mırıldandım. Sonra beni tanıyasın diye daha da coşkuyla, daha yüksek sesle. Korkmuştum. Kızgındın galiba bana.

Ve minik kızım, can bebeğim... Ne oldu? Bir anda o donmuş sahne, bana doğru gelme çırpınışlarınla hareketleniverdi. Hem de nasıl? Bahçeyi çevreleyen boyum kadar bitkilerin üzerinden üzerime atlamak istiyordun, becersen uçarak hem de. Gülüyordun.

Sonrası ise tam bir kriz hali... Nerdeyse sen gelmek istedin, çırpınarak, ben kaçtım. Sen gözlerinden akan boncuk boncuk yaşlar, dehşet içinde açılmış hiç bir şeye anlam veremeyen, yine de hala benden medet uman, cevap bekleyen bakışlarınla çırpınmaya devam ettin. Bir ağlama, bir can acısı.

Benim kızım ağlamaz ki.

Allah'ım ne yapacağımı şaşırdım. Kabaca; sen karşımdaydın, belki de gerçekten çok özlediğin annenin kollarına atılmak istiyordun, bense seni reddediyordum. Hem de kelimenin tam manasıyla. Sakinleştiremedik hiç birimiz seni. Ben kaçtım. Kaçtım. Gözyaşları içinde.

O an karar verdim. Ne kadar acı da olsa, sana bir daha bunu yaşatmamak için bir süre seninle karşılaşmamaya. Yanımdaydın. Hatta sen bahçede oynarken, havuzda şıpırdarken, seni üst kattan izleyebilirdim. Sen uyurken, seni seyredebilirdim. Ama karpuz gibi kesilmiş kaburgalarım biraz kaynayınca ancak tekrar ortaya çıkmaya karar verdim. Yanyanayken seni reddettiğimde güveninin sarsılacağını, sevginin azalacağını, belki de acı çekeceğini, anlamlandıramayacağını düşündüm.

Öyle de yaptım. 4 gün boyunca, gitgide iyileşiyordum ama içimi de bir şeyler kemiriyordu. Yanlış yapmamak gerekiyordu. Daha ince bir konu olabilir mi? Bugün senin yanına bir şekilde çıkma planları yaparken buldum kendimi, sahneler üretiyordum, senaryolar. Bir uzmanın görüşüne de danışmak gerekirdi. Sadece içgüdüsel kararlar verilebilecek bir konu değildi sonuçta.

Konuştum. Çok mu faydalı oldu? Bilmem. Tatmin etti mi? Hayır. Hele adam lafına devam ederken şöyle bir cümle kurunca...: "Sonra yavaşça kafasını göğsünüze bastırıp kapakçığın sesini duymasını sağlarsınız." (!)

Minik kızım, Ada'cım; bir şekilde oldu. Sen nerde ben başka yerdeyim ya hep, yine öyleydik. Sen anneannenin kucağında gezintideydin, bense robotik vaziyette beyaz odada oturuyorum, kılıç yutmuşçasına dik. Ve antipatik. Telefon çaldı. Telefon beyaz odada. Ne olduysa o an oldu, annem seninle birlikte içeri girdi, senin gözler benim gözlere takıldı. Elimde olsa o an tilki çevikliğiyle kaçacağım, ama ameliyatın 10. gününde??? Herkes panik oldu. Durun dedim.

Ve konuşmaya başladık bebeğim. Bu sefer beni dinledin, hem de ne büyük dikkatle. Biraz yine meylettin, tuttular. Dur Ada'cığım dedim. Bak anne ufff oldu (en sevmediğim laf, bu şekilde kullanmak varmış, başka bir şekil zaten düşünülebilir mi?) Ben anlattım, sen dinledin. Yumuşak bir ifadeyle, hafif şaşkın ama sanki pek de mutlu. Kucağıma gelemeyeceğini ama işte şöyle şöyle birbirimizi seveceğimizi anlattım. Ve seni ne kadar sevdiğimi.

Sonrası.
Sonrası bir bayram havası.
Dokunmadan böyle mi kavuşulur? Dokunmadan böyle mi sevilir? O kahkahaların, vücudunu sevinçten kasıp kasıp gevşeyip çığlıklar atman. Karşılıklı cilveleşmek böyle mi güzel olabilir?

Canım kızım. Döndüm bebeğim. Her günümüz daha güzel olacak söz. Seni bağrıma basacağım gün de yakındır. Hem biliyorsun, kalbimden gelen her tik'te sana sarılacağım, her tak'ta hayata şükredeceğim ömrümün sonuna dek. Biliyorsun değil mi?

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Kalp ve Nefes

Küçük bir kalpti. Genç, güzel, alımlı. Herkese verecek sevgisi vardı. Alabildiği kadarını da içine alırdı. Çok çarptı, çok yoruldu. Gün geldi üzüntülerle tanıştı. Gün geldi, sıkıntılarla savaştı.

Yoruldu. Sevmedi kendini.

Dediler sana bir bakım gerek, alımına alım gerek. Düşündü, tamam dedi. Canını çok yakmışlardı ama onu süslemiş, bir de "her şeye iyi gelecek bir yüzük" takmışlardı. Hazırdı: Kızı oldu, adı Ada.

Gençleştiği için doğurabilmişti.
Doğurduğu için yaşlandı.

Kızı bir yaşına gelmeden çoook yorgun düştü. Karardı, sıkıldı, büyümeye başladı. Yeniden. Dediler gel yine seni süsleyelim, sana gençlik yakışır, sana güzellik yakışır. Hem bu sefer yüzüğünü alalım, sana tiktak bir saat takalım. Her tik'inde Ada'na sarıl, her tak'ında hayatına şükret. Dedi canım yine yanacak mı? Sustular. Anladı. Ama onlara o sefer de inanmıştı, yine inandı. Aynaya baktı ve geliyorum dedi.

***

Büyük bir nefesti. Tüm renklerde balonlar şişiren, denizin kokusunu derinliğinin en dibine çeken. Kısrak gibi koşan, dalgalar gibi coşan. Tazeydi, ferahtı. Ama bir gün geldi, titremeye başladı, sarardı, soldu. Yoruldu. Ne kokuları duyar oldu, ne iki kelime laf için kendini toplar oldu. Uykuları gitti. Yitti.

Dediler sana yorgunluk yakışmaz, bizim bildiğimiz nefes bakımsız dolaşmaz. Tamam dedi. İyi ki gitti. Sonrasında bir kızı oldu, adı Ada.

Gençleştiği için doğurabilmişti.
Doğurduğu için yaşlandı.

Dediler gel yine.
...


Hikaye bööyle devam etti. 4.5 yıl aradan sonra ikinci kalp ameliyatımı oldum. Kabullenerek, iyi olacağıma inanarak. Farklı düşüncelerle, fakat ilginçtir korkmadan.


Şu an yine alımlı ve güzel bir kalbim var. Ve çok değerli bir saatim (yeni kalp kapakçığım), ömrüm boyunca her tik'inde Adakızım'a sarılacağım, her tak'ında hayata şükredeceğim. Sonra o kayalar ardından zar zor, güç bela anca içime çekebildiğim nefesim, tekrar taze ve ferah.


... Daha değil, doğru; ama ameliyat iyi geçti ve düzelmem yakındır. Sadece delik deşik vücudum biraz yorgun şimdilik. Buralarda olacağım ama ne zaman tekrar yazacağım bilmiyorum.


Lütfen kalbinizin ve nefesinizin değerini bilin. Hepinizi çok seviyorum. Bana ne kadar moral verdiğinizi anlatamam. Her şey için teşekkürler.

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Resim, Tat, Hayat

Tatsızlıklar olabilir hayatta ama güzel tatların değerini bilmek gerek. Güzel anların, güzel dostların değerini her şeyin üstünde tutmak.

O kadar büyük güç verdiniz ki bana. Göğsüm dik, başım dik gideceğim bugün hastaneye. Gönderdiğiniz enerjilerle, ettiğiniz dualarla daha çabuk dönmek için en azından bilin ki "görev başında olacağım". Teşekkür kelimesi o kadar az ki bu büyük destek için...

En büyük güç ama tahmin edersiniz ki, Adakızım'ın verdiği güç. Onun verdiği güç ile gidiyorum. Eşimin desteği ile (üç yıldır akciğer hırıltılarımı akşam ağır yemeğe, ya da türlü başka sebebe bağlayan eşimin desteğiyle!). Olsun... şimdi yanımda. Yetti, unuttum gitti.

Bu resimleri hazırlarken fark ettim ki, kısacık bir haftada bile ne güzel şeyler yaşamışım. Hem de lacivert, gri dediğim zor günlerde. Ne iyi yapmışım.

En güzel anların, en güzel fotoğraflarını seçmeye çalıştım. Bundan sonra çünkü ne Ada'nın peşinden koşup "anlar" yakalayabileceğim, ne de güzel "resim verebileceğim" bir süre.

Çirkinini de versem bir ömre bedel ya...

10 Temmuz 2008 Perşembe

Küpeler, Kolyeler

İki gün sonra, hastanede bilgisayar kullanma şansım olabilir mi bilmiyorum. İnternet erişimim olur mu? Şüpheli. İnternet yoksa tercümeme devam ederim, varsa iki haber ederim buraya, Adakız'ıma da bilmem kaçıncı mektubumu yazarım. Eh, bilgisayar hayatın parçası...

Hayatsa pazartesi bir süreliğine tatile girecek. Benim için. Kalbim "çalışmaya ara verecek". Bakım yaptıracak kendine. Yıkama, yağlama, masaj, aklınıza ne gelirse, sonra da takacaklar takıları, süsleyecekler orasını burasını, küpeler, kolyeler... İnşallah tıpır tıpır atmaya devam edecek tatil dönüşü.

İyiyim aslında.

Bazen ameliyatı unutacak kadar hatta -iki gün önce hastaneye gitmeyi unutacak kadar! Aslında en kötüsü plan yaparken kendini kötü hissetmek galiba. Yani kızın doğumgününü düşünürken boynunu büküvermek mesela. Ya da MT ile ilgili birkaç mail atmak gerekirken, yazıp yazıp yollayamamak bir türlü. Sonra...tatil programları konuşulduğunda iç çekmek bir şekil. Tercümeye devam ederken -inatla, şu gün bu bölüm de biter düşüncesini susturuvermek hızlı. Ada bugün yarın yürüyecek galiba der demez, gözlerin pusulanması. Yarın alıştırma külotlarına geçeriz diye verilen karar sonrası, coşkunun pısss...sönmesi.

Müjdemiz var bu arada: 24 hazirandan beri Ada'nın bezleri temiz. Çişi-kakayı tuvalete yapıyor.

İlk ameliyatımda geleceği düşünmemiştim hiç. Herkes plan yaptıkça ağızlarına tıkıyordum, şimdi zamanı değil diye. Bu sefer tuhaflık bende. Sürekli bir şeyler, yapılacaklar, yapılması gerekenler aklımda... Sanki açmayacaklar içimi, tutmayacaklar kalbimi. Of, bir an önce zaman gelsin istiyorum. Hayırlısıyla tabii. Ve ürküyorum ama çaktırmıyorum.

Bugün havuza gideceğiz, "tatil"den önce tatil yapmaya. Adakız'ımla yüzmeye. Gülmeye. Eğlenmeye. Öyle karar verdim.

6 Temmuz 2008 Pazar

Eşik Deşik

Tamam belki becerip toz pembe bakabiliyorum dünyaya da; dünya bazen aynı şekilde bakmıyor bana, n'apayım?

Hayat bu diyoruz. Hep pembe değil.
Bu aralar lacivert mesela bu tarafta, ultramarine blue ve hatta. Işıklıdır ya o, ışığı gitmesin hiç değilse, tek derdim. Yo, kızım hala pembe merak etmeyin, toz pembe, çingene pembesi, elma şeker pembesi... Kararan benim azıcık. Elif Şafak'ın "eşik" meselesi vardır ya, oralardayım, düşün dur. Geçen hafta öyle dedi doktorum zaten, "eşikteyiz". "Eşiktesin" tabii aslı, 'biz' deyince yumuşuyor ya biraz.

Dün Ankara'ya geldik. Fıkır fıkır bir uçak yolculuğu, indiğimizde yine bizimki Şeker Kız Candy. İnsanlar sohbet etrafta.
-Ankara'da mı oturuyorsunuz?
Yo hayır, İstanbul
-Aaa o zaman tatile geldiniz, ya da ziyarete
Yo hayır, ameliyat olmaya geldim de...

Nedense sesim içime kaçıyor gibi çıkıyor, boğazım düğümleniveriyor.

Biraz tatsız bu aralar hayat, ama ben iyiyim merak etmeyin.

Bakır

Ne yapmam gerek bilmiyorum.

O kadar çok şey beynimde. Olan biten tonla...
Elim gitmiyor, bilgisayarı bile açmıyorum.

An geliyor, yazmak istiyorum deli...
Mantık geliyor, sus daha iyi diyor.

Yer demir, gök bakır.