5 Nisan 2010 Pazartesi

Çekirdek Müzik

Fotoğraf: Ayça Oğuş

Bugünlerde en büyük olayımız Music Together'da yeni dönemimizin başlamış olması.

Ada için bir olay;
Yeni şarkılar, yeni aktiviteler, keşfedilecek yeni ingilizce sözcükler, yeni sınıf arkadaşları... Bin milyon melodi, yüz milyon yeni hikaye demek bu. İçi pırpır.

Benim için başka bir olay;
Dolan sınıflarda sayı kontrolü, yerleştirme harekatı, dolmayan saatlerde birleştirme operasyonları, değişen saatler, eklenen saatler, listeler... Matematik hesabı destekli ciddi organizasyon becerisi, zonklama destekli bir sızım başağrısı demek bu.

Ama ilacım var neyse ki. Hem de sağlamından: Müziğimiz. Ve de çocuklar!

Fotoğraf: Aslı Tür

Müzikten başlayayım. Yeni şarkılar tazelik getiriyor insana. Tam da eski seti tam olarak, doyasıya tükettikten sonra. Yeni aktiviteler buluyorsun, seviniyorsun. Hazırlıkların bazen deneyimin artışı ile paralel, süre olarak kısalıyor. Ama yeni keşiflerin yeni bakış açıları gerektiriyor, çalışıyorsun. Çalışmayı severim, sakınca yok öyle olunca.

Çocuklarsa başka bir güzellik.

Zaman geçtikçe, bazı ailelerle birkaç dönemi devirdikçe, her şey daha aydınlık günyüzüne çıkıyor. Bebekken gelip, şimdi yaşlarını almış (!) çocuklardaki müzikal gelişim aşamaları netliğiyle önünde duruyor. Herkesçe farkedilir olmaya başlıyor. Seviniyorsun. Ailelere gelince; her ders daha da rahatlayıp, daha da derse katılmaya başlıyorlar. Doğaçlama bile yapmaya başladılar, daha ne olsun?

Çekirdek ailelerimiz kısa sürede bir bakıyoruz, mini birer müzik grubuna dönüşmüş. Anne-babalarımız müzik aracılığıyla diğer ailelerle kaynaşıyor, arkadaş oluyorlar, bazıları burda tanıdık çıkıyorlar, bir buluşma noktası olduğumuzu fark ediyoruz. Çocuklar belki de ilk gerçek dostluklarını müzik aracılığıyla burda kuruyorlar. Arkadaşları ile birlikte müzik yapıyorlar, mutlu oluyorlar. Daha ne diyeyim?

Çok daha fazla şey anlatmak istesem de aslında burda yazmak çok da güzel gelmiyor.

Ama bu bizim hayatımızın çok büyük bir kısmını oluşturuyor. Zaten başka ne anlatabilirim ki şu sıralar? Sadece piyano dersleri değil, ailece müzik yapıyoruz artık. Kızımın hayatının merkezi bu oldu resmen. Adakızım sayesinde başladığım bu işi seviyorum. Ailelerimi, miniklerimi, onlarla dans etmeyi, şarkılar söylemeyi... Onların müzikal gelişim çizgilerine yakından şahit olduğum için kendimi çok şanslı sayıyorum.

Yani olsun varsın bu baş ağrısı. Yarın sabah miniğim şarkılarla cıvıl cıvıl uyandığında, öbürgün kapımı açtığımda karşımda o parlak gözleri, kocaman gülümseyişleri gördüğümde ve dersteki o ilk dört vuruşta zaten ne bir zonk kalıyor, ne de ağrıdan bir eser. Sonra zaten başlıyoruz hep birlikte...

31 Mart 2010 Çarşamba

Music Together Sınıfımız TV8'deydi

Bir saat önce TV8'de idik. Music Together sınıfı olarak. Şıkır şıkır miniklerim, hop hop zıp zıp neşeli annelerimle birlikte. Ben de vardım, hem şıkır, hem hopzıp. Ama en çok -ders sonrası yapılan röportajda- bilirkişi ciddiyetinde. Bolca anlatmışım, uzunca bir haber yapmışlar. E 1 Nisan'da başlıyor dönemimiz, heyecan çok, laf çok.

Sormayın ne anlattığımı gerçekten bilmiyorum. O gün çekim ekibinin neredeyse bir saat geç gelmeleri sonucu tamamladığım rekor uzunluktaki ders sonrası yorgunluktan; bugün, dün yayınlanacağı söylendiğinde pek sosyal sanal ortamlarda ve aile meclisinde yaratılan heyecan sonucu ve sonrasında yayınlanmaması nedeniyle yaşadığım hayalkırıklığı üzeri, sabah pes etmişlikle bir kez daha boş boş ekrana bakarken, a aa karşımda sınıfımı gördüğümdeki ekstra heyecandan dolayı. (Çözdünüz mü bu cümleyi gerçekten?)

Bolca konuştum, muhtemelen erken dönemde müziğin faydaları, erken müzik eğitiminde ailenin önemi ve de program detayları hakkında. Kayıt elime geçince izler bildiririm.

Ne konuştuğumu tam hatırlamıyorum ama double dersten dolayı yorgunluktan yerlerde sürünmeleri gereken miniklerimin ve annelerinin güzellikleri anbean aklımda. Taptaze, coşkulu, neşeli ve mutluydular. Gülücük işareti yapabilir miyim lütfen? Yaptım gitti :)

Bense onların iki katı mutlu.

Müzik güzel şey, birlikte müzik daha güzel, çocuklarımızla birlikte müzik -ve dans ve şarkı ve hophop ve zıpzıp ve şıkı şıkı ve dumdumdum ise en güzeli!

So eveybody, keep singing!

29 Mart 2010 Pazartesi

Yağmurlu Güne Biraz Güneş


Ben seçemedim, 'Ada sen seç' dedim.
Papatyalara bürünmüş bir seri güzel resim arasından bunu seçti. Nedense ille de bunu.
'Tamam' dedim.

Fikir ve elbette fotoğraf Ceyda'dan, papatyadan taç babaannesinden, dün yanında değildim ama bugün izlemesi de benden. Yağmurlu günde iyi gelir dedim.

22 Mart 2010 Pazartesi

İşte Öyle Bir Şey

Canım şiirler yazmak istiyor.

Yazamam.
Sanki?

Canım öyküler yazmak istiyor.
Dönüyor kafamda, 'dur' diyorum onlara.
Durmuyorlar.

Canım romanlar yazmak istiyor.
(İçimden gülmek geliyor).

*

Fotoğraflar koymak istiyorum buralara. En renklisinden.
Zaman geçince ne zorlaşmış işler. Girişemiyorum.
Mazeretim de var tabii. Vakitsizlik meselesi. Diğer işleri önce bitirmek gerek.
Bir de yeni bilgisayarımın içinde henüz tek bir resim bile yok...

*

Bahar yeni renklerle, yeni melodilerle, taze kokularla, göz kamaştıran bir ışıkla yaklaşıyor bana. Hadi ama hala üşüyorum, biraz dokunsana.

14 Mart 2010 Pazar

Karalamaca

Amaaan sürekli büyük laflar ediyorum, sonra pısss... Sessizlik. "Writer's block" diye bir şey vardır, bilir misiniz? Bu da öyle bir şey oldu işte: Blogger's block. Yazamama hali, tıkanıklık. Bir nevi ruhsuzlukla da ilişkiledirebiliriz. Lakin bu blog yazma yaşamdan doğduğuna göre, yaşamın donakalması da denebilir mi acaba?

Yok o kadar da değil. Ama teknik nedenler bu meseleyi azmanlaştırıyor. Örneğin hala bilgisayarım yok. En kötü huyum kararsızlıktır, söylemiş miydim? Sonra hastayız. Garibim Ada'nın dudağının üstü artık kırmızı, pütür pütür bir yüzey oldu geçmeyen nezle yüzünden. Hani nerde o 7 günde geçmezse, bir haftada geçer özlü sözü? Geçmiyor işte, galonlar dolusu sümük üretti miniğim. İşin ilginci, isyan da etmiyor. She's just fine, bildiğin çocuk, enerji, dans, oyun, gevezelik yerinde...

Bir tek Music Together'a katılamıyor kaç haftadır, ona üzülüyor. Arkadaşlarını soruyor boynu bükük. Bu hafta bir sürü aktivite planımız, sözümüz var. Hadi miniğim, biraz isyan et, "aaa yetti be" de, "iyileşmek istiyorum artık" de. Belki geçer, belli mi olur?

...

Ben iyiyim. Bolca ders veriyorum, bolca kitap okuyorum, müzik dinliyorum, aktivite hazırlıyorum ve bolca düşünüyorum. Bazen derin, karanlık; bazen hayallerim kadar özgür ve aydınlık. Yine de bitiremediğim birkaç iş var, kafam onlarda. O işlere gelince sıra, beynimde bir hantallık başlıyor, ağırlaşıyorum.

Yarın yeni bir gün, yeni bir hafta başlıyor. Aklım bulutların arkasındaki güneşte -biliyorum orda. Ve o iyi gelecek bize. Biliyorum.

5 Mart 2010 Cuma

İki Satır Niyetine

Şimdi, ben bu 3 gün kuralına inanıyorum. Bebeklerde kesin öyle de, büyükler de öyle değil mi?

Üç gün geç kalk, dördüncü gün tembel bir insan oluyorsun. Üç gün sağlıksız beslen, dördüncü gün sağlıklı beslenmeye düşman, her gördüğü yiyeceğe ağzı sulanan aç bir canavara dönüyorsun. Üç gün yazma, bilgisayarı açmamaya başlıyorsun. Nedense bu üç gün olumsuz eylemlerde tutuyor.

İyi bir eylemi alışkanlık edinmek için bilim insanlarının dediği gibi ya 21 güne, ya da 40 güne ihtiyacın oluyor. Muş.

Bloga döneceğim. Bir gün yazmıyorum, oluyor onbir gün ara; üç gün yazmasam dediğim oluyor, yaşananlar belgelenmeden uçuşup gidiyor, açmıyorum bile bilgisayarı. Dahası bazen aklıma bile gelmiyor. Gidi gidi, çok ayıp. Ama n'apayım? Böyle...

Onun için bugün laf olsun-torba dolsun olsa da, alışkanlık edinmek niyetiyle iki çiziktiriyorum bu bembeyaz sayfaya. Aslında lafım var, hem de torbaya atılası değil. On kuruş satılası da değil.

Sinirlerimi cızzz ediyor düşününce, alnıma kızgın surat yapmaktan -otomatikman- iki ekstra kırışık ekliyor anında, derininden: Bilgisayarımı kaybettim ben.

"Hırsız çaldı" lafını söylemeyeyim diye öyle yazdım. Ama işte öyle: Hırsız girdi, laptopumu aldı gitti. Bu kadar. Ada'nın tüm resimleri ve miniklik videoları ile beraber. Ve bilumum günlüklerim, belgelerim, bilgilerim, kitabım, tezim...

Biraz zaman geçti üstünden. Ondan bu rahat yazışım. Yoksa sesimin kısıklığı, parmaklarımın donukluğu da o vicdansız yaratık yüzünden. Anlayamıyorum... Anlamaya çalışmamak en iyi.

Giden gitti. Şimdi miniş bir netbookda debeleniyorum, kolay değil. Ama en azından bu var. Yakın zamanda -umarım çok yakın zamanda- yeni tuşlu dostum gelecek. O zaman işte bu sayfa renklenecek.

* Yok yok her şey gitmedi. İnternet ortamı sağolsun, email ekleri, vs, bir takımları hala buralarda bir yerde.

2 Mart 2010 Salı

Bu da 2, yedi fazlasıyla!


Bir başka deyişle, 2.5+1. Ya da 31 kısaca. Tam tamına 31 aylık küçük bir "çocuk" artık Ada.
Benim kalbimse 31 günlük taze bir annenin kalbi gibi pırpır hala onun yanında...

1 Mart 2010 Pazartesi

Bir 1 daha...

1 Ocak'ta Kış Güneşi doğarsa, 1 Mart'ta da bahar güneşi doğar. Olan kaynayıp giden Şubat'a mı olmuştur, kaydedilmemiş 'ilk'lere mi, tuşlara değmeden her gece kafada yazılmış romanlara mı, dondurulmamış 'an'lara mı olmuştur bilinmez.

Kendime sözümdü 'en azından' 1 Mart'ta tekrar yazmaya başlamak. Hani baharın ilk günü ya, hani kışın arka kapısı ya, yeni hayallerin başlangıcı ya, hani '1'den başlamak güzeldir ya...

Resim yok -aslında çok tabii. Ama alet edevat gerek, akrep yelkovan gerek, olayları sıralayacak zihin berraklğı, anıları yanyana getirecek ruh sükuneti gerek. Yok n'apalım. Ama verilen söz tutulur. En azından sade bir "iyiyiz" demek için. Hani okuyan kaldıysa bizleri.

Bir de kızıma mahçup olmamak için daha fazla. Bu en renkli günlerinde boş ve renksiz sayfalarla çıkmamak gerek karşısına yıllar sonra.

Yine de başlamak zor.

Bak işte, gördün mü miniğim? Beceremiyorum zor.

Ama iyisin, şeker pembesin, fıkır fıkır, kikir kikirsin, hayatımın neşesi, kalbimin her atışı sensin. Yazmadı annem diye kızma yani.

Yaşıyorum seni.

1 Ocak 2010 Cuma

Kış Güneşi


Yeni yılın ilk gününe uyandık. Dünden farklı bugün. Dünden güzel. İnanıyorum bu yıl güzellikler getirecek. İlk günün sabahında ışıyan kış güneşi, tüm mevsimleri aydınlatacak. Sanki...

*

İnanıyorum.
Değişiyorum.

Değişmek güzel bir şey olsa gerek...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Kutlamalar Zamanı


Bir hız, bir fırtına. Gelenler, gidenler; partiler, yemekler; şehirler, mekanlar; kavuşanlar, ayrılanlar...

Atlamak olmaz. O zaman başlayalım anlatmaya. Önce yakın-uzak'tan sevdiklerimiz geldi. Çok zaman rötarla. Ve sonunda! Sevindirdiler bizi, en çok da miniğimizi. Benim için de birkaç günlük ara oldu hayata. Ve sorumluluklara. Zira tam da Music Together'ın deneme dersleri haftası öncesine konumlanmıştı heyecanlı gelişleri. İyi ki geldiniz Leyla Abla, iyi ki geldin kızımın yeni arkadaşı Seval Abla'sı!

Sonra...


Sonra partiler başladı sırayla. İlk 'geleneksel' kutlamamız Ceyda'daydı. Biraz biraz önceden bu sene. Aman ne heyecan, ne azgınlık. Ada için tam bir bayram. Azdı, coştu, yedi, yuttu. Yaşasın festivaller zamanı! İkizlerle, halayla, Ceyda'yla, babinneyle, Eliane'la, Dorot'la, Şule'yle, oh oh çok çok eğlendi. Hepsine bu büyülü gün, harika hediyeler için teşekkürler. En çok da Ceyda'mıza...

Devam. Diğer parti de artık gelenekselleşen partilerdendi. Bu sefer İskender'lerin pek güzel, pek sıcak, güzel manzaralı yeni evlerindeydik. Saati bizim miniğe uymadığı için o uyuduktan sonra çıkmıştık evden. Evsahiplerinin Ada'yı görmeyince bizi neredeyse kapı dışarı etme(!) girişimleri ile karşılaşınca; anladık tabii özel davetlinin aslında Ada olduğunu. Bir dahaki sefere, bir dahaki sefere söz...

Sonra vurduk kendimizi yollara. Klasik: Ankara. Hiç yaratıcı değiliz, değil mi? Bu sefer karsız ve yumuşak bir hava. Gelir gelmez en büyük nüfuslu partiyle çalkalandık. 50+ diyeyim anlayın. Gönlü bol annem. Şen şakrak annem. Hayat dolu annem. Ve tabii yanında can arkadaşı, hayat yoldaşı, sohbeti keyif babam. Duygulu, duyarlı babam. Hayat dolu babam.

Tamam tamam gözyaşlarını silelim, devam edelim.

Aslında devamı da gözyaşı. Heyecanla karışık bu sefer. Yeni ufuklara, yeni hayatlara uçacak bu gece en miniğimiz ve en sevdiklerimiz. Kuzen Meltem'le Rabi, minnoşumuz Enis'le birlikte Kanada'da devam edecek hayatlarına. Her şeyin çok güzel olacağını biliyorum. Ama biraz üşüyecek, çokca çokca da özleyecekler. Çaresi var ama; dinlemediler işte. Gittiler. İyi yolculuklar size! Halahala emin ellerde biliyorsunuz, değil mi? Çok özleyeceğiz sizi. Çabuk dönün, e mi?

*

Yeni yıla kaldı, kaç gün?

Hem içinde, hem dışındayım bu hikayenin...