29 Aralık 2008 Pazartesi

Mutlu Evler, Işıldayan Ağaçlar

Çam ağaçları mutlu evlerin simgesidir. Mutlu insanların, huzurlu yuvaların, mutlu ederek mutlu olan kalplerin simgesidir.

...diye düşünüyorum birkaç gündür. Buz gibi sokaklarda yürürken, ışıldayan evlere bakmak hoşuma gidiyor, baktıkça içim ısınıyor gibi geliyor.

O ağaçların kimler tarafından, ne çeşit küçük törenlerle süslendiklerini hayal etmeye çalışıyorum. Süslerin nasıl seçildiğini; renklere ya da çam ağacının diyelim evin hangi köşesine konmasına nasıl karar verildiğini tahmin etmeye çalışıyorum. Daha da ileri gidip gerçekten o evlerin, o evlerde yaşayanların hikayelerini merak ediyorum. İşin içinden çıkamayınca, onların hikayelerini kendim yazıyorum.

Kendi kendime bir çeşit oyun oynuyorum...

*
Resimler 3-5 gün önce Ceyda'nın pırpır kalple aile minikleri için düzenlediği yılbaşı partisinden. İkizler rahatsızlanınca, Ada'nın at koşturduğu partiden. Sevgiyle süslenmiş ağacın renklendirdiği, özenle hazırlanmış leziz ziyafetin tatlandırdığı günden.

Adakızım'ı çok mutlu ettin Ceyda. Her şey için tekrar teşekkürler.

28 Aralık 2008 Pazar

...Kabaca

Ne yıldı ama?
Pöh...

Anne öbür tarafa gitti, geldi.
Ada boyca iki kat, kiloca beş kat büyüdü. Dünyaya sağlam adımlarla basmaya -ve sesini duyurmaya- başladı.
Baba çalışkan ve sessizdi.

Her sene derin düşüncelere daldığım, geçmişin "muhakemesini yapıp", geleceğe ait dileklerimin, hayallerimin peşine düştüğüm bir zaman bu zaman.
Nedendir bilinmez, bu sene düşünmek istemiyorum. Neden düşünmek istemediğimi düşünmek de istemiyorum.

Mutsuz değilim, yo. İlginç bir dinginlik var içimde.
Kızıma sarılmak istiyorum.
"Var" olmak istiyorum sadece.

Önce sağlık sonra huzur diyorum.

Burası Neresi?

:)

22 Aralık 2008 Pazartesi

Ohh be

Kabus gibi rüyalar, bir özlem. Bir özlem. Anlamadım gitti derken...

Döndüler! Anneanne ile dede döndü kızım. Ne güzel de "alo" dedin, ne güzel karşıladın onları bir öpücükle. Uzaktan da olsa, olsun. Az kalmadı mı gitmemize? Cumartesi dersten sonra yoldayız bakalım.

Artık telefon, internet, uzakta olmak daha bir yakın olsa da; telefonla da internetle de ulaşamayınca zor oluyormuş bu iş. Bir de bu kara bulutlu zamanlarda insanın başında binbir düşünce, merak...

*
Geç olsa da sanki yeni yıl kokusu gelmeye başladı burnuma.

19 Aralık 2008 Cuma

Gitti

Ali Abi'yi kaybettik.

Arabada beyin kanaması. Durup dururken, her şey yolundayken. Bir an. O kadar.

Oğlunun, kızının görüntüsü aklımdan çıkmıyor. Ve Leyla Abla'nın sonunda dayanamayarak içini döktüğü sözler:


"Ama bizim bir çiftlik evimiz olacaktı. Torunlarla oynayacaktık bahçesinde. Domates, biber ekecektik..."

Klişe mi geliyor?? Dibine kadar gerçek hayaller, gerçek acı.

Anafikir?

...
Evet.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Güne Dair Birkaç Not

Ali Abi'nin kritik durumu devam ediyor ama daha umutluyuz. Ben inanıyorum!

Ada...artık fıkır fıkır, hareketli, meraklı ve çook enerjik bir kız. Karakteri iyice netleşiyor; şaşırıyor, yoruluyoruz!

Ben. Fark ettim ki boş günler iyi gelmiyor bana, hedefsiz, çalışmasız hayat yorgun yapıyor beni. Garip ama gerçek. Bu hep böyleydi, yine öyle. Meşgale gerek, meşgale. Üç gündür bir başağrım var, her zamankinden farklı, muhtemelen tansiyon bişeysi. Evdeysem yataktayım, Ada'nın uyanık olduğu vakitler tüm gücümü ona vereyim istiyorum ama sonra darmadağın oluyorum. O ise en tatlı zamanlarında, her gün yeni bir kelime, yeni bir "cilve". Yazacak çok şey var. Toparlayacak kafa yok.

Olacak.

Bir de annemleri çok özledim bu sefer, öyle böyle değil...

13 Aralık 2008 Cumartesi

Kilise, Tekirdağ, Sydney, Çapa

Harika bir mekan, büyüleyici akustik, güzel bir ses. Müzik paylaşıldıkça güzel.

İlk kaçamak yolculuk. Adakız'la. Tekirdağ'a. Büyükdayılar, can akrabalar, yaşıt küçük kuzen Batu. Akrabalık birlikte olunca daha hissedilir.

Dünyanın bize en uzak noktasında. Anne ve baba. Yaşlılık -siliyorum- orta yaşlılık, gezdikçe eğlenceli, gezdikçe renkli.

Hastanede, yoğun bakımda. Kızı, oğlu yanında. İkinci şansında aşkını, doğru adamı bulan eşi yanında. En tedirgin bekleyişte. Nefes aldığın sürece hayat...
*

Daha çok çalacağım.
Daha çok görüşecekler.
Daha çok gezecekler.
Yaşayacak...

5 Aralık 2008 Cuma

Konserimize Bekliyoruz!


Tarih: 6 Aralık 2008 Cumartesi
Yer: Kırım Kilisesi (Anglikan Kilisesi)
Adres: Serdar Ekrem sok. Beyoğlu (Tünel'de Alman Lisesi'nin komşusu)

3 Aralık 2008 Çarşamba

Ada Music Together'da


Eğitmen: Yapıncak Okyar


SALON SANAT MUSIC TOGETHER 4 yaşında! Güncelleme: 2012

4 yıl önce Türkiye'deki ilk Music Together olarak bebeklerimiz ve çocuklarımızla buluşmaya başladık. 4 yılda yüzlerce aileyle buluştuk, deneyim kazandık, İstanbul'dan Ankara'ya ulaştık. Salon Sanat Music Together'ı bitiren çocuklarımız piyanomini'ye sonra bireysel piyano derslerine başladılar, hatta ilk konserlerini verdiler! Yolculuğumuza katılıp, müzikle büyüyen miniklerimize teşekkür ve sevgilerimle...

Aşağıda yıllar önce yazdığım blog yazımı okurken eklemek istedim işte...

.................................................................

Blogları dolaşırken, Ayça'nın sürpriz yazısı ile karşılaştım, sevindim. Dersimize ait gözlemlerini yazmış. Takibedenler çok iyi biliyordur, nerde, nasıl başladı Salon Sanat Music Together hikayemiz, ne noktada sekteye uğradı, ne zaman kapılarını açtı... Bunları hep yazdım. Günümüzdü, anımızdı, günlüğümüzdü.

Öyle de oldu, derslerimiz başladı. Artık tek başıma değilim, anne-babalarımla beraber şarkılar söylüyorum; sadece Ada değil, tüm çocuklarım hareketleri ile, enstürmanları ile eşlik ediyor şarkılarımıza.

Şimdi... laf bu tesadüfle buraya gelmişken, iş kısmından değil Ada kısmından değinmek istiyorum birkaç şeye:

Birincisi; evet Tracy kitabına rakip geldi: Music Together!! Bu şaşmıyor, Ayça da söylemiş, diğer velilerim de söyledi. Ders sonrası uzuuun bir uyku çekiyor minikler. Müjdedir, duyurulur. Ada tartışmasız her dersten sonra rekor öğle uykuları uyuyor.
İkincisi; Ada kıskanıyor! Yeni bir duygu bizim için. Canım kızım evde kendine özel her daim hazır nazır müzik annesi, derste başka başka çocuklara şarkıları söyleyince, şaşırıp kalıyor. Çok kucak sevmezken, kucağıma tırmanmak istiyor, bense "rehber"im ya... olmuyor, olamıyor. Derse ara verip, gönlünü alamıyorum miniğimin, içim cızzz ediyor. Ama evde telafi ediyoruz, bıkmıyoruz dans ediyoruz, bıkmıyoruz şarkı söylüyoruz, cancana kucak kucağa...

Sonuncusu; "iş bu" diyoruz ama işimizi seviyoruz ve çok eğleniyoruz.

Ana-kız.Yani diyorum ya, yazmadan olmuyor işte, istediğin kadar karar ver.

Kim Dum

Baktım ki, kızımın blogunu boşluyorum, günler geçiyor, kaydedemiyorum, üzüldüm...

Şu gönderime tek bir yorum gelmeyince düşünmeye başladım -aylardır yorum almayan tek yazım buydu! Düşündürücü olan, blog dostlarımın hayatımı nasıl değiştirdiklerinden, bana nasıl destek olduklarından, blog tutmanın güzelliklerinden de bahsettiğim bir yazı idi bu, gerçekten içten yazılanlardan biri.

Bunun üzerine o ara yazmak hakkında, yazının hayatımdaki, hayatımızdaki yeri, blog tutmanın anlamı, nedeni, niçini; bana verdikleri, benden aldıkları hakkında çok kafa yordum. Sonuç olarak... biraz ara vereyim dedim. Kendimi başka şekilde ifade edebilirdim sonuçta, resim yaparak mesela. Ya da ciltli, kilitli defterlerime dönebilirdim pekala, Adakız'la geçen hayatımızın notlarını orda saklayabilirdim -ki evet böyle bir defterim de var. Adakızım ise, bilmiyorum, belki okurdu, belki okumazdı büyüyünce.

Bunu da yazdım. Yazmamak belki daha iyi olacak dedim. Gel gör ki, o günkü ziyaretçi sayım bu sayfanın görüdüğü rekorlardan biri idi ve... sadece bir kişi "yazmaya devam et Yapıncak" dedi! İki "blog dostum" da aradı, sordu, sağolsunlar.

*
Neyi fark ettim? Yazmayınca yazmıyor insan, gerçekten. Kızımla geçirdiğim anlar uçuşur oluyor. Korkuyorum.

Yazmayınca unutuyor insan, unutunca hafızasız kalıyor. Tadı kaçıyor...

Tadımın kaçması mutsuz ediyor beni. Mutsuz olmak istemiyorum.