3 Aralık 2008 Çarşamba

Kim Dum

Baktım ki, kızımın blogunu boşluyorum, günler geçiyor, kaydedemiyorum, üzüldüm...

Şu gönderime tek bir yorum gelmeyince düşünmeye başladım -aylardır yorum almayan tek yazım buydu! Düşündürücü olan, blog dostlarımın hayatımı nasıl değiştirdiklerinden, bana nasıl destek olduklarından, blog tutmanın güzelliklerinden de bahsettiğim bir yazı idi bu, gerçekten içten yazılanlardan biri.

Bunun üzerine o ara yazmak hakkında, yazının hayatımdaki, hayatımızdaki yeri, blog tutmanın anlamı, nedeni, niçini; bana verdikleri, benden aldıkları hakkında çok kafa yordum. Sonuç olarak... biraz ara vereyim dedim. Kendimi başka şekilde ifade edebilirdim sonuçta, resim yaparak mesela. Ya da ciltli, kilitli defterlerime dönebilirdim pekala, Adakız'la geçen hayatımızın notlarını orda saklayabilirdim -ki evet böyle bir defterim de var. Adakızım ise, bilmiyorum, belki okurdu, belki okumazdı büyüyünce.

Bunu da yazdım. Yazmamak belki daha iyi olacak dedim. Gel gör ki, o günkü ziyaretçi sayım bu sayfanın görüdüğü rekorlardan biri idi ve... sadece bir kişi "yazmaya devam et Yapıncak" dedi! İki "blog dostum" da aradı, sordu, sağolsunlar.

*
Neyi fark ettim? Yazmayınca yazmıyor insan, gerçekten. Kızımla geçirdiğim anlar uçuşur oluyor. Korkuyorum.

Yazmayınca unutuyor insan, unutunca hafızasız kalıyor. Tadı kaçıyor...

Tadımın kaçması mutsuz ediyor beni. Mutsuz olmak istemiyorum.

28 Kasım 2008 Cuma

Tracy Hogg Kitabı - İndirimli Satış

Kitabı okuyup, önerileri uygulamaya çalışıp, bebeğimizle huzurlu bir ilk yıl geçirmek ne kadar kolay olduysa, kitabı Türkçeye çevirmek, hem de sınırlı zamanda o maratonu bitirebilmek de o kadar zor oldu.

Her zaman söylediğim gibi yine yineliyorum: Herkesin yaşam tarzı, inancı, hedefleri, istekleri farklı. Ortak yanımız, anneler olarak çocuğumuz için en iyisini yapmak için çırpınıp duruşumuz. Bu kitap bizim işimize yaradı, sizin işinize de yarayabilir -ya da tam tersi...yaramayabilir.

Kitap Ada 3.5 aylıkken, bir rastlantı sonucu elime geçmişti -ve evet, tekrar teşekkürler Hande!. Tracy, anne-baba olarak bizim bu çırpınışlarda çok yorulmamamızı sağladı. Kızımızın ne istediğini anlayabildik, önlemleri önceden alabildik, en büyük rahatlığı ise uyku konusunda yaşadık. Tracy'nin önerileri ile her sabah güleryüzle uyanan, kendi kendine sabaha kadar uyuyabilen bir çocuğumuz oldu. O huzurlu oldukça, biz mutlu olduk...

İlgilenenler için yayinevimden 24 Kasım tarihli gönderime gelen haberi kopyaladım:

"Kitapla ilgili son durumu bildiriyorum:
01 ARALIK'TA YAYINEVİNDEN YOLA ÇIKIYOR, 2 GÜN İÇERİSİNDE RAFLARDA YERİNİ ALIYOR.

FAKAT YAYINEVİNDEN ALMAK İSTEYEN İLK 50 KİŞİYE %45 İSKONTO YAPIYORUZ.
İletişim için: 0212 518 06 07
www.gunyayincilik.com"

Umarım birilerinin daha işine yarar...

27 Kasım 2008 Perşembe

Adsız

Büyüklere "blog" diyorum, "günlük demek, internet günlüğü." İyi de, hangimiz bırakmıştır ki günlüğünü apaçık vaziyette diyelim salonun ortasında? Kaldı ki bu salon kalabalık, yüzlerce kişi girip çıkıyor, evirip çeviriyor sayfaları.

Yaz, yaz, sil.

Düşün, düşün, kaç.

Zonk, zonk, ilaç.

Kafam karışık... Belki de biraz yazmaya ara vermek gerekiyor.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Bebek Bakımı Sorunlarına Mucize Çözümler

...dedi yayınevi. Ve düğmeye basıldı.

İlgilenenlere: Haber geldi, bugün kitap matbaaya verilmiş.

23 Kasım 2008 Pazar

Evrenin Sırrı

Haftasonu müzikal buluşmamızdalardı ailecek. Bu gece sadece kendisi geldi. Anlattı. Biliyorduk aslında. İlkokul arkadaşımız değil mi? Son 15 yılın emeğini taşıyor sırtında. Bir emek ki, bir evren ağırlığında! Tek bir kamburu yok ama, dimdik karşımızda.

Bana göre beynimin az çalışan yarısına ait uzak ve görkemli konuların hakimi Erk. Fizik ve koluna taktığı felsefe. Ünlemsiz yazıyorum, ünlem yanında 'espri' gibi kalır çünkü: Erk, evrenin sırlarının peşinde.

Hayallerinin peşinden giden, beynini kullanmayı bilen, kabul edileni dürtmekten korkmayan, araştıran, eleştiren, cesaretle inandığını savunan, ilkeli bir bilim insanı Erk Durgun.

Erk bu gece beni düşündürdü...

**
Adakızım senin blogun bu, dolayısıyla sana geleceğim:
Aklını bağımsızca kullanmayı bil küçük kızım, öğren, sorgula, hayaller kur, inan, üret. Beynini özgür bırak. Korkma.

...Tamam mı minik bebeğim?

20 Kasım 2008 Perşembe

A-loo...

Algılarının bu kadar açık olduğu dönemde yeni şeyler de görmeli, yeni arkadaşlarla tanışmalı, farklı şeyler denemeli diye düşünüyordum. Kendimi işlerime gömüp de böyle fırsatlar yakalayamaz olunca da kendimi suçluyordum. Hala Fethi Paşa Korusu'na gidemedik mesela. Gidip bir lunaparkta atlıkarıncalara da binemedik henüz. Oyuncak Müzesi dibimizde. Beceremedik. Varsa yoksa sahil ve park. O da iyidir gerçi...

Ada'nın evde çok fazla oyuncağı yoktur. Çıktım bunu aldım, kızım sürpriz bak ne getirdim gibi hikayeler yaşanmaz bizde. Çoğu zaman müzik başroldedir, el becerileri için akıllı oyuncakları vardır, bir kısmı evde yaratılmış, çoğu "keşfedilmiş". Konsantrasyon, hafıza ve söz dağarcığı için kartlar tabii ve dergiler, büyük dergileri aslında, genelde ev ve sanat dergileri. Sosyalleşmede oyun gruplarımız var, şimdi de müzik buluşmalarımız eklendi. Oyun grupları bir süredir aksadı gerçi, suçlu: ben.

Sonra bir oyuncakla oynarken diğeri çıkmaz mesela, Montessori usulü. Uzun uzun oynar oyuncağıyla, kolay sıkılmaz. Sonra hadi kızım topla derim, tek tek yerleştirir, geri koyar yerine her şeyi. Çoğu zaman yani. Bazen de bu kadar kolay olmaz. Yine de bir oyuncak toplandı mı diğeri çıkar.

Kuşlara bakarız, heyecanlanır. Hergün dışarı çıkmasak da, mutlaka uzun uzun balkonda otururuz yaz ya da kış. Gelen geçene, karşı apartmandaki teyzelere el sallar; geçen bebekleri, köpekleri, satıcıları yanımıza çağırırız "del, del!" Gel'e döndü gerçi o, birkaç gündür.


Dün özgürlüğümün ilk günü sayılırdı. Bir liste Ada'yla yapacakları sıralamıştım. Oysa ne yaptım? Zuzu Cafe'ye gittik. Çok heyecanlı bir başlangıç sayılmaz. Ama ne yapalım, soğuktu, başka şeyler yapmaya üşendik. Değişiklik dedik, kendimizi renkli minik mekana attık, ilk gidişimiz. Sevdik, ben çin böreğini sevdim. Ada sanırım oyuncakları.

Canım garibim, böyle bol oyuncağı bir arada görünce bir mahsun, bir şaşkın görünüyor ki gözüme. Hemen arkadaşları yadırgamadan, ortama girdi; ilk yöneldiği oyuncaklar: plastik meyve, sebzeler. Ve heyecan bittabi: "Mam-ma!" Anladı gerçek mama değil, kuzu kuzu başladı yine dizmeye. Bir yerden alıp, diğerine aktarmaya. İçim rahatlamış yerime geçecekken bir baktım, bir abla "bak Ada" diye elinde sesli, ışıklı bir oyuncak, diğer abla "bak Ada" diye elinde konuşan bir bebek, yanındaki arkadaş bip bip araba...

Dayanamadım uyardım: Siz bir oyuncak verin, o sıkılınca yenisini alır, ya da siz diğerini verirsiniz. Tracy'nin günümüz çocuklarının nasıl aşırı uyarıldıklarına dair görüşleri geldi aklıma. Ha, fotoğraf mı? Elinde oyuncak telefon "Alooo" derken. Bilmiyorum böyle güzel alo diyen var mıdır? (Eminim vardır!) Benim adım Yapıncak, senin adın ne? "A-daaa"

**

Ada'yı alıp bir restorana gidemiyoruz. Ne kadar tok olursa olsun, kıyamet kopartıyor, bizimki yetmiyor, etraftakilerin yemeğine saldırıyor, vahşi bir durum. Yediğimizden bir şey anlamıyoruz. Zuzu Cafe'yi sevdik, o arkadaşlarıyla oyun oynarken, ben tıkınabiliyorum kısaca, sütunlar ardında. Gizli gizli.

Heyecanlı bir şeyler yapacağız. Ama hava soğuk, ellerim donuyor...

18 Kasım 2008 Salı

Iska

Rahatsızlıklarımı kimseye inandıramazken, bir "ekşi yazı" ile burda içimi dökmüştüm; ruhumu okuyan, hissettiğimi hisseden yorumlarla, sıcacık anlayışla -ki o an ihtiyacım olan sadece oydu- nefes bile alamazken, "nefes alır olmuştum". Şaka değil. Sonrasındaki büyük güne yine blog dostlarımın desteğiyle "hazırlanmıştım". Şaka değil. Ameliyatımda yoğun bakımda, yüzyüze gelmediğim blog dostlarımın telefonlarıyla "kendime gelmiştim", geçmiş olsun dilekleriyle "ayağa kalkmıştım". Şaka değil.

Yazmak, paylaşmak, bazen aynı dili konuşmak, bazen yeni bir dil bulmak, bazen duygulara tercüman olmak, bazen yazanları okurken "aynı ben" diyebilmek. Üzüntüyü paylaşmak, boşalmak, rahatlamak; sevinci paylaşmak, büyümek, coşmak. Başka biri adına sevinmek, başka biri adına üzülmek. Bu kadar içten, bu kadar gerçek.

**
...Ben bugün çok üzüldüm.

Bahsettiğim günlerde ruhumu okuyan, hayatla dalgasını geçen, pozitif enerjisiyle karanlıklarımı aydınlatan bir blog dostumun, zor günlerinde yanında olamadım. Ameliyat günümde hiç tanışmadığım, çok tanıştığım bu dostum, "elimi tutmuştu" bu satırlarla. Güç vermişti, hem de ne güç, bazısı çok dokunur ya, derinden dokunmuştu işte. Ama ben onun zor gününde "elini tutamadım".

Kedili Mutfaklar'ın Annoya'sı ameliyatını olmuş, olmuş da bitmiş de, çıkmış da...
İyiymiş.

Bazen kendi dertlerimiz içinde boğuluyoruz, bazen hayatı ıskalıyoruz, bazen dostlarımızı. Hiç bir blogu takibedemedim şu son günlerde, kim bilir neler oldu, neler geçti. Annoya'mın yanında değildim, ama iyileştiğine çok sevindim. Zaten öyle aslan gibi bir kadın ki, ben "elini tutmayayım", vız gelir ona!

Geçmiş olsun Oya'cığım!

Palo Palo

17 Kasım 2008 Pazartesi

Çiçek Açtı Yaprak Apartmanı!

Apartmandaki üst kat komşumuz bir "dede", ağzında koskoca bir gülücük izliyor bizi. Müzikal buluşmalarımıza gelen-giden heyecanlı aileleri, mintoş minikleri, afacan abileri, ablaları, çıtıpıtı bebecikleri izliyor. "Apartmanımıza can geldi, renk geldi, müzik geldi!!" diyor.

"Çiçek açtı Yaprak apartmanı!"

Music Together, tonla aksilik ve büyük maceralar sonunda mekanına yerleşti, hayatına başladı, güleryüzlü aileleriyle, birbirinden tatlı bebekleriyle, çocuklarıyla tanıştı. Heyecanımı, mutluluğumu anlatamam.

Deneme derslerinin ilk ikisinde Adakızım da vardı. Bir şaşkınlık, tarifsiz. O kendine özel, o en mutlu anı, "nana" anını annesi bir sürü bebekle, çocukla paylaşıyor. Dahası var mı? Nasıl iş bu şimdi?!

Baştaki şaşkınlık ve annesini paylaşma şoku, derslerin sonunda kendini üzüntüye bıraktı. Her giden bebekle yüzü asıldı, akranlarının peşinden gitmeye kalktı.

Programa başladık. Heyecan. Doğru. Hem de kalbi pırpır attıran cinsten. Ama başka bir güzellik daha vardı, bir sürü blog ve internet arkadaşımla tanıştım bu derslerde. İlginçti, belki komik. O kadar yakınsın, hikayelerini biliyorsun, ama derse 5 dakika kala, ya da dahası dersin tam da içinde tanışmışsın, konuşamıyorsun, şarkı söylüyorsun gözlerinin içine bakarak, gülümseyerek. Müzikle tanışmak harikaydı, direk pozitif enerji; ama ettiğimiz -ya da edemediğimiz!- iki laf sohbetin tadı damağımda kaldı. Daha çok buluşmak, görüşmek gerek. Çocukları tanıştırmak...

Bir de haftasonu dersleri kalabalık olacak diye Ada'yı babayla adaya yolladığım için üzüldüm. Oysaki gelmeyenler oldu, haber veren ise sadece iki kişi idi. Of, yazacak çok şey var, ama ben ancak yazmaya ısınıyorum.

Hafifledim, özlediğim şeylere kavuştum artık. Daha çok piyano çalmak, daha çok yazı yazmak -tercüme yazısı değil ama!!!, yürümek amaçsız, hoplamak, şarkı söylemek miniğimle daha da çok...

Geldi o günler, şaştım kaldım.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Kucak ya da Bir Şekil


Kuzum büyüyor, sayfası boş...
Hayatı bunca dolu dolu yaşarken -bir şekil- olmuyor.
Ayıp oluyor.
Zaman bize çelmeyi takmış, sendele dur. Ha düştüm ha düşeceğim. Yine de arkasında kalmadık zamanın bebeğim. Yetiştik, tuttuk ucundan -yine bir şekil- öyle değil mi?

Şu dört aya bakıyorum da... üstüste heyecanlar, sana da bana da yeter. Daha kaç yıl hem de.
Durulma vakti geldi mi?

Gelmiştir, doğru.
Durabilir miyiz?
Emin değilim aslında. Son sürat dönüyor hayat. Durdurmayı unuttum. Sanki o hayretle bakakaldığın "vuu, vuu" yaptığın çamaşır makinesinin içindeyim. Sıkma modunda. Dön dur. Sıktıkça sıkıyor hayat, canım suyum çıktıkça çıkıyor. Ama işte... bir bakıyorsun daha temiz, daha mis, daha serin, daha renkli, daha bir güzel çıkmışsın ortaya.

Bilmem ki...


Hayat bizi paraladıktan sonra, şöyle çıksak mis gibi gün yüzüne.
Makinedeki çamaşırlar misali, serilsek mesela, kollar, bacaklar tüm ağırlığınca yer çekimine teslim. Koşmuyorken mesela. Öööööyle kalsak, uzun uzun. Serinimizi atsak gün ışığında, güneş parlağında. Mayışsak, uyusak mesela. Ama uzun.

Yorulduk be bebeğim, ondan bunca laf. Ama tazelendik de aynı anda. Uzun lafın kısasını arayınca.

Bizi geçtim, bene geleyim. Söz verdiğim gibi döndüm yanına. İki gündür de aldım seni kucağıma. Bir daha, bir daha söyleyeyim:



al-dım-se-ni-ku-ca-ğı-maVar mı böyle bir şey? Amaaaan gözlerim doluyor işte. Geçti gitti. Ama bunun değerini bilmek var ya... Of, çek çek burun, çek burun.

Sonra... başka şeyler de geçti, sözler tutuldu, "iş"ler bitti (yine -bir şekil)
Sonra... başka şeyler de başladı, yeni sayfalar yeni heyecanlar...

Diyorum ya güzel günler geliyor. Hoplaya zıplaya, şarkılar söyleye söyleye "durulmak" istiyorum.

Of canım kızım, bak görüyor musun? Özledim seni yine, ne mışıl uyuyorsundur şimdi... Bana da uyku vakti. Bir büyük gün daha kapıda.
Ama... hoplaya, zıplaya.

Karman çorman bir yazı, anla ruh halimi. Bir hoplamak, bir uyumak isteyen bir anne.
Az kaldı bebeğim söz, bulacağım kendimi.