24 Eylül 2008 Çarşamba

Trafikk

Tercümeme dönmem, bloguma iki güzel satır attırmam; ya da Türkmen yardımcımızla Ada'nın balkondaki Music Together şarkılarına eşlik etmem gerek -gerçekten de Bongo serisinin diggy-diggy'sini söylüyorlar şu anda! Ama Oyun Grubu ve Montessori Grubu'nun -yandaki Banner'lara tıklayabilirsiniz- ışık hızına ulaşan mail trafiğinden kendimi alamıyorum. Konular önemli, bilgiler değerli.

23 Eylül 2008 Salı

Yaşlı Ağaçlar ve Gökyüzü

Geçen yıl bu vakitleri özlüyorum. İki aylık bebeğimle Ankara'dan evimize döndüğümüz günleri. Birbirimize alışmamızı, şaşkınlıklara yer vermeden, her anın farkında olarak, sonrasını bilerek, bunun için heyecanlanarak, keyiflenerek geçirdiğimiz günleri. O günlerdeki minik, narin, tatlı bir mucize olan küçücük hanımefendiyi düşünüyorum.

Adakızım her yeniliğe kolayca uyum sağlayan, sıcacık bir candı evimizde, kucağımızda. Biz de o aşkı doya doya yaşayan iki
mutlu insan.

Daha hastanede gece-gündüz farkını bilerek başlamıştı hayata sanki. Tabii ilk günlerde sık sık emzirdim ama daha ikinci ayında tüm gece uyumaya başladı, sadece bir kez uyanarak. Saat 04'te.

Geçen gece yine aynı saatte uyandım kendi kendime. Yine mutfak penceremizin önüne gidip, dışarıdaki serin havada hafifçe salınan yaşlı ağaçları ve gökyüzünü seyre daldım. Sonra h
er gece beni orda görüp bana şaşıp şaşmadığını -o evde her sabah 4'de bir şeyler oluyor diye düşünebilirdi pekala- düşündüğüm güvenlik görevlisinin kulübesine gitti gözüm. Bu sene de aynı kişi mi görevli acaba? Eğer öyleyse o evde bir şeylerin aynı olmadığını görebilirdi kolayca.

Ada eskiden olduğu gibi tam da o saatte uyanmadı. Tam bir yıldır yaptığı gibi kesintisiz uykusuna devam etti. Özledim.

Geçen sene de özlerdim.

Geceleri zor geçerdi. 4'te kalkacağını bildiğim için heyecanla 3.30'da uyanır, sabırsızlıkla ondan gelecek ilk sesi beklerdim. Kızımı alayım kucağıma, çekeyim mis kokusunu içime, sıkı sıkı sarılayım diye. Sonra gözüm dolardı, yüzüme kocaman bir gülümseme konardı onu emzirirken. Miniği seyrederdim. O an hiç bitmesin isterdim.

Ameliyatla sonuçlanacak kalp ve solunum rahatsızlığım nedeniyle gani gani akan sütüm erkenden azalıverdi. Beni hiç hazırlamadan. Yine de dokuz ay emzirdim Ada'yı, son aylarda sadece tek bir damlanın peşine düşerek; o anı geçmişe teslim etmemek için erken erken. Şimdi kitapta okuyorum, bebeğinin büyüdüğünü zor kabul etmekle ilişkilendiriliyor bu tip hareketler.


Bebeğim büyüyor. Kabul etmek zor. Geçen senenin o narin hanımefendisi, eli ağır hırçın bir kıza dönüşüyor gün be gün! Hayatı keşfetmenin, çevresiyle ilişki kurmanın telaşında, her ana koca bir imza atma yarışında minik Ada.


Bazen yine onu -o savunmasız halinde olduğu gibi- sıkı sıkı içime almak istiyorum. Kucağıma yatırıp onunla bir olmak. Oysa ki artık Ada'nın içi kıpır kıpır. Yeni heyecanlar var kapımızda... Bekliyorum.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Aklım Anneliğin İlk Günlerinde

Bu aralar aklım bir yıl öncesinde. İki aylık bir minik kuş, iki aylık mutlu bir anne. Aklım geçen yılın hayal ötesi duygularında, en güzel soğuk geceleri seyreden sıcacık evimizde, her günün getirdiği yeni renklerde.















Duygular yoğun, uzun yazmak gerek.



18 Eylül 2008 Perşembe

Küçük Ada Büyük Ada

17 Eylül 2008 Çarşamba

Fırtınada Uyku

Bebeğim, korkunç bir yağmur yağıyor dışarda. Odana gidip geliyorum durmadan, korkudan koca gözlerini açıverip uyanacağından korkarak.

Mışıl mışıl uyuyorsun. Oysa ki senin uykun hafiftir.

Dün hastanede de böyleydin. Kitaplar yazar, bebekler bir yaşından sonra doktorun farkına varırmış.
Geç kalan bir yaş aşıların için tedirginlikle götürdüm seni dün hastaneye. Ama yine her zamanki sahne tekrarlandı: Koluna benim bakışımı bile kaçırtacak o ince iğne giriverirken, gözünü bile kırpmadın, aynı tatlılıkla doktorunun yüzüne bakmaya devam ettin. Sonra da giderken gülümsedin, elini salladın. Doktorumuzu da beni de çok şaşırtıyorsun bebeğim.

Yağmur huzur getirir sanıyordum. Vahşice geldi. Böylesi fırtınaları severim. Etrafa zarar değil, fayda getirsin yeter. Hem barajlarımız dolacak diye de bayram etmemiz gerek. Ama öyle böyle değil bu seferki bebeğim. İstanbul'da çok ailenin şu an ne kadar çaresiz durumda olduğunu tahmin etmek zor değil.

Of, çılgınca bir fırtına bu ve sen hala mışıl mışıl uyuyorsun can kızım...

16 Eylül 2008 Salı

Yeni Mevsim, Yeni Hayat

Sıccaaak bir gün. Yapış yapış...

Yine de, biliyorum kızdıracağım ama, kışın gelmesini istemiyorum. Tamam o kadar sıcak ki nefes alamıyorum, tamam ne giysem ter içinde kalıyorum, tamam kalbim de pek memnun değil bu işten; ama henüz yazı yaşayamadık ki biz. Şöyle tuzlu suyuyla, güneş kremi kokusuyla, çıtır çıtır kumuyla... Olmadı. Olamazdı zaten. Okudukça blogları imrendim, o bebeklerle o annelerle sahillere indim, yazı kokladım. Ben de yüzmek istedim mintoşumla şapur şupur. Kumdan kaleler yapmak istedim ya da. Ama n'apalım, mümkün olmadı.


Olsun. İstekler dursun bir kenarda. Şimdi ileri bakma vakti.

Hava 30 küsur derece de olsa, yüzümüzü döndük yeni mevsime. Yeni başlangıçlar mevsimine. Kimin blogunda okudum, benim için yeni yıl Eylül'dür diye. Bu sene Ekim'e ertelenmiş olsa da, benim için de öyledir. Ekim'in 14'ü ise ameliyat sonrası verilen 3 aylık iyileşme süremin sonu.

Yeni hayatımın başlangıcı bir anlamda.


Çoğunlukla benim olayların etkileri sonucu, şimdiye kadar yuvarlanıp gittik bir bakıma. Yine de, bu kadar uzun sürer miymiş, bir "ayar bulmak" şaşıyorum. Ama işte ailecek kıvrıla kıvrıla düzene giriyoruz, çukurlara gire çıka düz yollara kavuşuyoruz. O arada da canımız miniğimizi büyütüyoruz. Tüm hızıyla değişiveren büyüme çizgisini, algı gelişimini, yeni becerilerini izliyoruz. Hayretle.

Sıcak bir gün, yazı yaşayamadım, kışı özlemiyorum, ama sonbaharı bekliyorum. Kızımla çıtır çıtır yapraklara basacağımız günleri. Ciğerlerime serin havayı çekeceğim yürüyüşleri. Adakız'ımla beraber kucaklayacağımız yeni hayatımızı. Hadi rüzgar, es bu tarafa, serinliğinle beraber güzelliklerini getir bize.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Maaile Büyükada

Geldi, iki haftaya yakın kaldı, kızını toparladı ve biraz önce gitti. Giderken "gözüm arkada kalmayacak" dedi.


Ankara takımı tam olmalıydı, haftasonu da hastanedeki melekler kalkıp İstanbul'a geldiler. Moral vermeye. Bana huzur, Ada'ya bayram yaşattılar. Teşekkür ettim hepsine can-ı gönülden. Onlar da teşekkür ettiler Ada gibi bir kız doğurduğum ve onunla böyle güzel bir haftasonu geçirebildikleri için.

İnsanın bazen desteğe ihtiyacı oluyor. Bazen aile, bazen arkadaşlar imdada yetişiyor. Büyümeye gebe sorunlar daha gözükmeden siliniyor, unutulup gidiyor.

Annemin gözü gerçekten arkada kalmayacak gibi görünüyor. Bizim için, çekirdek ailemiz için yeni bir dönem başlıyor. Öyle hissediyorum...

*
Haftasonu Büyükada'daydık. Yazın son günleri. Ada havası minik Ada'ya çok iyi geldi. Denize girdi, toprakta yuvarlandı. Kalabalıkla şenlendi. Hastalıktan bocalamış uyku düzeni rayına girmeye başladı. Bense ne dinlendim, ne yoğunlaşıp çeviriye kafamı verdim. Ama bolca piyano çaldım, kuş sesleri eşliğinde, geceyarılarına kadar. Ne iyi geldi...

Ufaktan br fotoğraf krizi yaşıyoruz. Krizden çıkar çıkmaz buraları renklendirmek üzere tekrar uğrayacağım.

11 Eylül 2008 Perşembe

Dönüşüm

Ferahlamaya başladık, nefes almaya, kikirdemeye, şakalaşmaya. Kahveleri soğutmadan içmeye, sohbete, laflamaya.

Tercümeye başladım -gerçek manada yani; piyano çalışmaya, sevdiğim müzikleri koyup, gözüm kapalı iki dakikalar geçirmeye.

Adakız gülümsemeye başladı, kıkırdamaya, komik olmaya. Algıları açıldı, öğrenmeye başladı -hızlı ve sürprizli, yeni sözcüklere bulaşmaya.

Belki rayına giriyor hayat, belki biz güçleniyoruz, alışıyoruz değişimlere, yeniliklere, birbirimize. İyi oluyor bir bakıma.

Yarın adaya gidiyoruz.
Yine de bir şeyler gözümde büyüyor...

10 Eylül 2008 Çarşamba

Fırtına Sonrası Sessizlik

Paniktik.

Söz verdiler, gelmediler. Yaparız ederiz dediler, gelince yapamadıklarını itiraf ettiler. Bir şey olumluyken, diğeri olumsuz oldu. Bir hafta geçti.

*
Duyduk ki Gürcistan'dan yeni gelmiş. Gözleri iyi bakarmış, mütevazı görüntüsü gözünün dışarılarda olmadığına işaretmiş. Dili yokmuş ama öğrenirmiş. İstanbul'a gelmek istermiş bir de.

Gelsin dedik. Geldi. Sessiz ve sakin üç gün geçirdik. Ama sessiz ve sakin olan oydu. Biz kızgın ve delirmiş durumda olan taraftık. Laf anlatmak için maymuna dönüyor, hareketlensin diye taklalar atıyorduk. Olmadı. Kanı öyle ağırdı ki akmıyor gibiydi; sesi öyle yoktu ki, her an kaçtı mı acaba diye odasını kontrol eder olduk.

Çaresizdik.

Dedik bu iş olmayacak. Ama iyi insandı. Biz de merhametli bir aile olduğumuza göre "yapamayız" dedik, söyleyemeyiz. Hem ülkesinde kim bilir kaç kişi bel bağlamıştı ona. Kim bilir ne ümitlerle gelmişti bu bilmediği ülkeye. Ve şaşılası bir şey oldu: Koca sürpriz yaptı, yaparım dedi. Daha doğrusu demeden, gidip "mesele" hakkında açık ve net konuştuğunu öğrendik muhatabıyla. Dediğine göre "gönderiyoruz seni" demişti, tatlı ama net konuşmuştu.

Sonra koca işe gitti.

Biz bavulunu toplayacağını düşünürken ve onu nasıl geçireceğimizin kara gamlı provasını yaparken, bir baktık... işe girişmiş! Hoo?!! Evet "hafifçe" hareketlenmiş ve çalışıyor, odaları topluyor!!

Anlamamış meğer!!!!

Kaldı. Kaldı başımıza. Tam da bu şekilde. Ama ne oldu? Her olumsuz koşula olumlu antitez üretebilen polyanna kılıklı ana-kız buna da üretti: Kısmet buymuş dedik, iyi kadın dedik, alışacak dedik, Ada sevdi dedik... Dedik de dedik.

Amaaa...dünkü anneler ve bebekleri buluşmamızda olanlar hiç de olumlu tarafa kayacak gibi değildi. Asık bir surat, yavaş çekim hareketler ve işbaşında ben, o oturuyor!

Uzun lafın kısası, bugün birileriyle daha tanıştık, geçen hafta yaptığımız gibi. Ve güleryüzlü, eli çabuk gibi görünen, deneyimli, Türkçe ve Rusçaya hakim sempatik bir hanımla anlaştık.

Ve bir şekilde (öyle bir şekildi ki "biz" yoktuk işin içinde!) üç günde tanıştığımız -ve sevdiğimiz, evet her şeye rağmen sevdiğimiz- diğer yardımcımızı gerisin geri Ankara'ya gönderdik. ÇOK üzüldük. Ve yeni yardımcımızı apar topar evimize getirdik.

Fırtına bir gündü. Kalp doktoru randevumu kaçırdım -kaçırılmaması gereken bir randevuydu. Çok gerildik, çok yorulduk. Evdeyiz. Şu an Adakız uyandı, Sultan'ın kucağında. Mutlu ve çok sakin görünüyor. Ev yine sessiz ama sanki daha huzurlu gibi...

Şimdi ne demeliyim?
Hayırlı olsun, amin!

Nazlı'yı Beklerken

Hastanede de böyle olmuştu. Kocaman göbeğiyle bana geçmiş olsuna geldiğinde boğazımda düğüm, deliler gibi ağlamak gelmişti gözlerime. Ameliyatta sarsılan hormonlarıma vermiştim. Ama şimdi de aynı duygu, gözyaşları şıp şıp. Nasıl bir duygusallık bu.

Zeynep hastanede. Minik Nazlı'nın doğmasına az kaldı. Kolaylıkla geçsin, çabucak miniklerine kavuşsunlar. Güzel insanlar, Alper'ciğim, Zeynep'ciğim, kalbim sizinle...

Nazlı Bebek Hoşgeldin!!!!!