15 Eylül 2008 Pazartesi

Maaile Büyükada

Geldi, iki haftaya yakın kaldı, kızını toparladı ve biraz önce gitti. Giderken "gözüm arkada kalmayacak" dedi.


Ankara takımı tam olmalıydı, haftasonu da hastanedeki melekler kalkıp İstanbul'a geldiler. Moral vermeye. Bana huzur, Ada'ya bayram yaşattılar. Teşekkür ettim hepsine can-ı gönülden. Onlar da teşekkür ettiler Ada gibi bir kız doğurduğum ve onunla böyle güzel bir haftasonu geçirebildikleri için.

İnsanın bazen desteğe ihtiyacı oluyor. Bazen aile, bazen arkadaşlar imdada yetişiyor. Büyümeye gebe sorunlar daha gözükmeden siliniyor, unutulup gidiyor.

Annemin gözü gerçekten arkada kalmayacak gibi görünüyor. Bizim için, çekirdek ailemiz için yeni bir dönem başlıyor. Öyle hissediyorum...

*
Haftasonu Büyükada'daydık. Yazın son günleri. Ada havası minik Ada'ya çok iyi geldi. Denize girdi, toprakta yuvarlandı. Kalabalıkla şenlendi. Hastalıktan bocalamış uyku düzeni rayına girmeye başladı. Bense ne dinlendim, ne yoğunlaşıp çeviriye kafamı verdim. Ama bolca piyano çaldım, kuş sesleri eşliğinde, geceyarılarına kadar. Ne iyi geldi...

Ufaktan br fotoğraf krizi yaşıyoruz. Krizden çıkar çıkmaz buraları renklendirmek üzere tekrar uğrayacağım.

11 Eylül 2008 Perşembe

Dönüşüm

Ferahlamaya başladık, nefes almaya, kikirdemeye, şakalaşmaya. Kahveleri soğutmadan içmeye, sohbete, laflamaya.

Tercümeye başladım -gerçek manada yani; piyano çalışmaya, sevdiğim müzikleri koyup, gözüm kapalı iki dakikalar geçirmeye.

Adakız gülümsemeye başladı, kıkırdamaya, komik olmaya. Algıları açıldı, öğrenmeye başladı -hızlı ve sürprizli, yeni sözcüklere bulaşmaya.

Belki rayına giriyor hayat, belki biz güçleniyoruz, alışıyoruz değişimlere, yeniliklere, birbirimize. İyi oluyor bir bakıma.

Yarın adaya gidiyoruz.
Yine de bir şeyler gözümde büyüyor...

10 Eylül 2008 Çarşamba

Fırtına Sonrası Sessizlik

Paniktik.

Söz verdiler, gelmediler. Yaparız ederiz dediler, gelince yapamadıklarını itiraf ettiler. Bir şey olumluyken, diğeri olumsuz oldu. Bir hafta geçti.

*
Duyduk ki Gürcistan'dan yeni gelmiş. Gözleri iyi bakarmış, mütevazı görüntüsü gözünün dışarılarda olmadığına işaretmiş. Dili yokmuş ama öğrenirmiş. İstanbul'a gelmek istermiş bir de.

Gelsin dedik. Geldi. Sessiz ve sakin üç gün geçirdik. Ama sessiz ve sakin olan oydu. Biz kızgın ve delirmiş durumda olan taraftık. Laf anlatmak için maymuna dönüyor, hareketlensin diye taklalar atıyorduk. Olmadı. Kanı öyle ağırdı ki akmıyor gibiydi; sesi öyle yoktu ki, her an kaçtı mı acaba diye odasını kontrol eder olduk.

Çaresizdik.

Dedik bu iş olmayacak. Ama iyi insandı. Biz de merhametli bir aile olduğumuza göre "yapamayız" dedik, söyleyemeyiz. Hem ülkesinde kim bilir kaç kişi bel bağlamıştı ona. Kim bilir ne ümitlerle gelmişti bu bilmediği ülkeye. Ve şaşılası bir şey oldu: Koca sürpriz yaptı, yaparım dedi. Daha doğrusu demeden, gidip "mesele" hakkında açık ve net konuştuğunu öğrendik muhatabıyla. Dediğine göre "gönderiyoruz seni" demişti, tatlı ama net konuşmuştu.

Sonra koca işe gitti.

Biz bavulunu toplayacağını düşünürken ve onu nasıl geçireceğimizin kara gamlı provasını yaparken, bir baktık... işe girişmiş! Hoo?!! Evet "hafifçe" hareketlenmiş ve çalışıyor, odaları topluyor!!

Anlamamış meğer!!!!

Kaldı. Kaldı başımıza. Tam da bu şekilde. Ama ne oldu? Her olumsuz koşula olumlu antitez üretebilen polyanna kılıklı ana-kız buna da üretti: Kısmet buymuş dedik, iyi kadın dedik, alışacak dedik, Ada sevdi dedik... Dedik de dedik.

Amaaa...dünkü anneler ve bebekleri buluşmamızda olanlar hiç de olumlu tarafa kayacak gibi değildi. Asık bir surat, yavaş çekim hareketler ve işbaşında ben, o oturuyor!

Uzun lafın kısası, bugün birileriyle daha tanıştık, geçen hafta yaptığımız gibi. Ve güleryüzlü, eli çabuk gibi görünen, deneyimli, Türkçe ve Rusçaya hakim sempatik bir hanımla anlaştık.

Ve bir şekilde (öyle bir şekildi ki "biz" yoktuk işin içinde!) üç günde tanıştığımız -ve sevdiğimiz, evet her şeye rağmen sevdiğimiz- diğer yardımcımızı gerisin geri Ankara'ya gönderdik. ÇOK üzüldük. Ve yeni yardımcımızı apar topar evimize getirdik.

Fırtına bir gündü. Kalp doktoru randevumu kaçırdım -kaçırılmaması gereken bir randevuydu. Çok gerildik, çok yorulduk. Evdeyiz. Şu an Adakız uyandı, Sultan'ın kucağında. Mutlu ve çok sakin görünüyor. Ev yine sessiz ama sanki daha huzurlu gibi...

Şimdi ne demeliyim?
Hayırlı olsun, amin!

Nazlı'yı Beklerken

Hastanede de böyle olmuştu. Kocaman göbeğiyle bana geçmiş olsuna geldiğinde boğazımda düğüm, deliler gibi ağlamak gelmişti gözlerime. Ameliyatta sarsılan hormonlarıma vermiştim. Ama şimdi de aynı duygu, gözyaşları şıp şıp. Nasıl bir duygusallık bu.

Zeynep hastanede. Minik Nazlı'nın doğmasına az kaldı. Kolaylıkla geçsin, çabucak miniklerine kavuşsunlar. Güzel insanlar, Alper'ciğim, Zeynep'ciğim, kalbim sizinle...

Nazlı Bebek Hoşgeldin!!!!!

9 Eylül 2008 Salı

Ada Arkadaşlarıyla Buluştu



Aylar sonra yine biraraya geldik. Çocuklar belli bir yaşa kadar kendi yaşıtlarıyla değil, yetişkinlerle daha iyi ilişki kurarlarmış. Doğru, en yakın dost anne ise, yetişkinler bir adım öne geçiveriyor gerçekten. Ama çocuğun hayatında adım adım yaşıtlarıyla sosyalleşmesinin önemi de büyük.

Hamileler grubumuz bebekli anneler grubu olarak buluşmalarına devam ediyor. Ada uzun süredir bu buluşmalara katılamıyordu. Dahası, hiç bir yaşıtıyla biraraya gelememişti tüm yaz. Dönüşü güzel oldu. Biraz da çekingendi evet.

Grubun en küçüğü miniğim (fiziken en büyüğü de o!). Henüz dağ taş keşif turları da yeni miniğim için, kaydırak ve tahteravalliler de. Ama az kaldı arkadaşları, Adakız da yürüyecek, keşiflerde aranıza katılacak; kah zıplayacak, kah koşturacak...

8 Eylül 2008 Pazartesi

Şaşkın Hanım

İlk bir yılı bize dertsiz, tasasız geçirten minik bebeğim, şu an -bizim sayemizde, e bravo!- bize zor(ca) günler yaşatıyor. Yani ne Tracy kaldı, ne rutin. Anlayın halimizi. Masalını kulağına fısıldayıp, yatağına yatırdığımız, yanağına miniğinden bir öpücük kondurup, sessizce odasından çıktığımız, mışıl uykusuna bıraktığımız kızımız sanki başka biri bugünlerde.

Tanıdığım, duyduğum hikayelerin bir kahramanı gibi. Ama bizim hikayemiz bu değildi ki.


Değişiyor bir şeyler. Değişimi kabullenmek zor. Belki büyümek bu. Ama belki de benim rolüm olmadığı için ritüellerinde, dengesini şaşırdı miniğim. Kah gülüyor kikir kikir, dansında esprisinde; kah bakıyorsun mokur mokur, uykuya direnç gösterisinde, durmak bilmeyen asabi adımlarda.


Adakızım şaşkın işte bugünlerde. Belki atlattığı ilk hastalıktan, belki de kim bilir, arkadaşlarını özlediğinden! Yarın arkadaşlarıyla buluşuyoruz. Arkadaşlarımla... Bize güzel bir moral olacak.

7 Eylül 2008 Pazar

Altıncı Hastalık ve Başka Düşünceler

Bugün sonunda birkaç blog okuyabildim. Merak ettiğim miniklerden, yazılarını özlediğim annelerden haberler aldım. Sonunda. Duydum ki sonbahar gelmiş, duydum ki tatiller bitiyormuş, insanlar evlerine dönüyormuş. Yazlıklar kalkıyor, kışlıklar çıkıyormuş...

Farkında değilim.

Zamanın gerisinde kaldım geçen hafta, belki de hala. Ya da zamansızlık içinde "biz"i seyrediyordum bir şekil, tepeden tepeden. Çırpına çırpına bir işler kurma çabalarımın her adımda engellerle karşılaşmasına mı, henüz hareket yeteneğime kavuşamadığım sağlık durumumla yardımcısız eli kolu bağlı kaldığıma mı, verdiğim sözleri tutma prensibimin paldır kültür yıkılabileceğini düşündüğümde yaşadığım paniğe mi... neye yanayım bilmiyorum.

...derken,

Tüm bunların aslında bir hiç olduğunu fark ettim. Bir anda. Yanan asıl miniğimdi!

Yananın asıl Ada olduğunu görmek nasıl içimi acıttı, anlayabilir misiniz? Ben hayatın tüm gereksiz cilveleriyle çırpınadurayım; miniğim ilk hastalığıyla burun buruna geldi bir anda. Yandı, cayır cayır, 39 üzeri ateşlerde gezindi iki gece. Üçüncü gün doktordaydık; antibiyotik, ateş kesici, ev. Ve bir uyarı, döküntü olursa hemen gelin. Beşinci gün döküntüleriyle birlikte tekrar Ayça Hanım'ın yanındaydık: Altıncı hastalık!

Daha birinciyi geçirmeden altıncıyı yaşadı miniğim! Çok şükür döküntülerle beraber ateşi de düştü. Şaştığım; çeşitli bloglarda ve kitaplarda okuduğum hastalığı geçirdiğini, ancak doktordan öğrendiğimde fark etmem oldu. Demek insan panik anında -ki kendimi pek de soğukkanlı bilirim- bildiklerini de unutuyor. Bilmeyenler için: Altıncı hastalık.

Kötü yanı: Bebeğinizin ateşler içinde yanması. Bebekte ateş kötü: Korku. İyi yanı: 4 günde döküntülerle beraber geçivermesi ve bebeğin iştahını ve enerjisini etkilememesi. Yaşanabilecek ek olumsuzluklar: Bebeğin keyifsizleşmesi, huzursuzlaşması, hastalığın başka enfeksiyonlara dönüşme riski. Bir de bazen diş çıkarma sıkıntıları ile beraber başa gelebilirmiş, bizimki gibi.

Kuzum ilk kez hastalık gördü. İlk kez bir gece geç saatlere kadar uyumayı beceremedi. İlk kez bu kadar yandı, cayır cayır... Ama iyi şimdi, iyileşecek yani, şu an her yerinde hala döküntüler. Geçecek...

Hastalıkla ilgili bilgiyi aldığım sitelerden birinde aşağıdaki konu başlıklarından biri şuydu: "Evdeki stres bebeği hasta ediyor". Anne-baba olarak çok dikkatli olmamız gerek. Bu minik varlıkların canını yakmamak için sahip olduğumuz sorumluluğun bilincinde olmamız gerek.

Dışına düştüğüm zamandan, kaçmak istiyorum bazen. Bilinçli şekilde yani. İşlere, "yapılması gerekenler" listesinin peşinde koşmaya ara vermek bir süre mesela. Sonrasında da kaçıvermek uzaklara. Oralarda becerip beyni boşaltmak. Çok değil, kısa bir süre.

Hayal tabii. Kendimi tanıyorum, yapamam, kaçamam. Hem şartlar da uygun değil zaten. Ama zannedersem kafamı değiştirebilirim. Hem bebeğim de iyileşti. Hem bugün yardımcımız da geldi (bu bir müjde değil!). Neden olmasın?

Aslında buralardaki eski hayatımı özledim. Mesela anne-bebek buluşmalarını. Park-sahil gezilerini. Vitrin bakmayı, yürüyüş yapmayı. Dönüyoruz, dönüşüyoruz. Güzel günler yakındır.

Yaklaşıyoruz.

3 Eylül 2008 Çarşamba

İlk Aşk

İşte öyle bir ilişki. Babasına aşık!

Bir "baba" deyişi var, o "baba" duygularının ne boyutta olduğuna en büyük kanıt. Nasıl sevgi kokar bir kelime. Nasıl değer taşar o kelimeden. Şaşmamak elde değil.


Ada henüz "anne" demedi. Dedi evet biri ameliyat dönüşü, o krizli kavuşma anında, gözünden boncuk boncuk yaşlar dökülürken, biri de Ankara'ya dönerken. Büyük olaylara denk gelmesinin tesadüf olduğunu düşünüyorum.

"Anne"yi geçelim zaten. O aşka gelelim. Babaları kızların ilk aşkıdır derler ya. Doğru işte, görüyorum. Gayet açık ve net.

Biz birlikteyken sorun yok, biz de aşk yaşıyoruz hatta, anne-kız aşkı. Ama ne zaman ki baba geliyor -zaten gelmesiyle tiz bir çığlık, en aydınlık gülümseme ve en hakiki heyecan ürpertisi apaçık dökülüyor ortalığa- eller kollar "anne"den kaçıp "baba"yla kavuşuyor. "Baba"nın kucağı "anne" kucağından bir anda daha sıcak geliyor.

Anne hem seviniyor, hem üzülüyor bu duruma. Üzülüyor yanlış kelime, ama şaşakalıyor işte elinde değil...


Ada bugünlerde mutsuz bir bebek. Doğa -ve sokak- çocukluğundan sonra, apartman çocukluğu yaramadı miniğime. Komün hayattan sonra, çekirdek aile hayatı da çekici gelmedi anlaşılan. Bir yandan hayatındaki çifte değişiklikler, bir yandan damağını zorlayan ekşi acılar... Zor bir zaman geçiriyor minik kızım. Öyle zor ki, bazen baba kucağı bile sakinleşmesine yetmiyor...

2 Eylül 2008 Salı

Geçecek Bu Günler

Çok değişiklik yok. Aramaya, denemeye, tanışmaya, yanılmaya devam. Tahmin edilmeyesi hayat deneyimleri yaşamaya, büyümeye devam. Küçüğüm Ada ise bir bebek içgüdüsüyle her şeyin farkında. Sıkıntılı ve huysuz. En kötüsü ise şu an biraz ateşli.

Annem geldi en azından, yarın her şey daha güzel olacak.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Kriz

Bir şeyler ters gitti mi, gidiyor...

Bugün yeni yardımcımızla tanışacaktık. Artık bir lüks değil, bir muhtaç olma durumu söz konusu. Baba işe gidiyor, ben ve Ada'cığım evdeyiz. Ama onu kaldıramadığım için durumumuz vahim. Ne tuvalete götürebiliyorum, ne yatırabiliyorum. Ne kriz durumunda sakinleştirebiliyorum. Elim kolum bağlı derler ya, tam da öyle.

Gelmedi.
Ulaşamıyorum.
Bilmiyorum.

Neden böyle yapıyorlar anlaşılır gibi değil. Gelemeyecekleri durumda en azından neden haber verip aramıyorlar kafam almıyor. Şu an Fethi içerde, Ada'yı yatırmaya çalışıyor. Ada ise bir şeyleri hissetmiş gibi, kırk yıllık yatağını tatilden sonra yadırgadığı için uyuyamıyor.

Elbet düzelecek ama nasıl, ne şekilde?