9 Eylül 2008 Salı

Ada Arkadaşlarıyla Buluştu



Aylar sonra yine biraraya geldik. Çocuklar belli bir yaşa kadar kendi yaşıtlarıyla değil, yetişkinlerle daha iyi ilişki kurarlarmış. Doğru, en yakın dost anne ise, yetişkinler bir adım öne geçiveriyor gerçekten. Ama çocuğun hayatında adım adım yaşıtlarıyla sosyalleşmesinin önemi de büyük.

Hamileler grubumuz bebekli anneler grubu olarak buluşmalarına devam ediyor. Ada uzun süredir bu buluşmalara katılamıyordu. Dahası, hiç bir yaşıtıyla biraraya gelememişti tüm yaz. Dönüşü güzel oldu. Biraz da çekingendi evet.

Grubun en küçüğü miniğim (fiziken en büyüğü de o!). Henüz dağ taş keşif turları da yeni miniğim için, kaydırak ve tahteravalliler de. Ama az kaldı arkadaşları, Adakız da yürüyecek, keşiflerde aranıza katılacak; kah zıplayacak, kah koşturacak...

8 Eylül 2008 Pazartesi

Şaşkın Hanım

İlk bir yılı bize dertsiz, tasasız geçirten minik bebeğim, şu an -bizim sayemizde, e bravo!- bize zor(ca) günler yaşatıyor. Yani ne Tracy kaldı, ne rutin. Anlayın halimizi. Masalını kulağına fısıldayıp, yatağına yatırdığımız, yanağına miniğinden bir öpücük kondurup, sessizce odasından çıktığımız, mışıl uykusuna bıraktığımız kızımız sanki başka biri bugünlerde.

Tanıdığım, duyduğum hikayelerin bir kahramanı gibi. Ama bizim hikayemiz bu değildi ki.


Değişiyor bir şeyler. Değişimi kabullenmek zor. Belki büyümek bu. Ama belki de benim rolüm olmadığı için ritüellerinde, dengesini şaşırdı miniğim. Kah gülüyor kikir kikir, dansında esprisinde; kah bakıyorsun mokur mokur, uykuya direnç gösterisinde, durmak bilmeyen asabi adımlarda.


Adakızım şaşkın işte bugünlerde. Belki atlattığı ilk hastalıktan, belki de kim bilir, arkadaşlarını özlediğinden! Yarın arkadaşlarıyla buluşuyoruz. Arkadaşlarımla... Bize güzel bir moral olacak.

7 Eylül 2008 Pazar

Altıncı Hastalık ve Başka Düşünceler

Bugün sonunda birkaç blog okuyabildim. Merak ettiğim miniklerden, yazılarını özlediğim annelerden haberler aldım. Sonunda. Duydum ki sonbahar gelmiş, duydum ki tatiller bitiyormuş, insanlar evlerine dönüyormuş. Yazlıklar kalkıyor, kışlıklar çıkıyormuş...

Farkında değilim.

Zamanın gerisinde kaldım geçen hafta, belki de hala. Ya da zamansızlık içinde "biz"i seyrediyordum bir şekil, tepeden tepeden. Çırpına çırpına bir işler kurma çabalarımın her adımda engellerle karşılaşmasına mı, henüz hareket yeteneğime kavuşamadığım sağlık durumumla yardımcısız eli kolu bağlı kaldığıma mı, verdiğim sözleri tutma prensibimin paldır kültür yıkılabileceğini düşündüğümde yaşadığım paniğe mi... neye yanayım bilmiyorum.

...derken,

Tüm bunların aslında bir hiç olduğunu fark ettim. Bir anda. Yanan asıl miniğimdi!

Yananın asıl Ada olduğunu görmek nasıl içimi acıttı, anlayabilir misiniz? Ben hayatın tüm gereksiz cilveleriyle çırpınadurayım; miniğim ilk hastalığıyla burun buruna geldi bir anda. Yandı, cayır cayır, 39 üzeri ateşlerde gezindi iki gece. Üçüncü gün doktordaydık; antibiyotik, ateş kesici, ev. Ve bir uyarı, döküntü olursa hemen gelin. Beşinci gün döküntüleriyle birlikte tekrar Ayça Hanım'ın yanındaydık: Altıncı hastalık!

Daha birinciyi geçirmeden altıncıyı yaşadı miniğim! Çok şükür döküntülerle beraber ateşi de düştü. Şaştığım; çeşitli bloglarda ve kitaplarda okuduğum hastalığı geçirdiğini, ancak doktordan öğrendiğimde fark etmem oldu. Demek insan panik anında -ki kendimi pek de soğukkanlı bilirim- bildiklerini de unutuyor. Bilmeyenler için: Altıncı hastalık.

Kötü yanı: Bebeğinizin ateşler içinde yanması. Bebekte ateş kötü: Korku. İyi yanı: 4 günde döküntülerle beraber geçivermesi ve bebeğin iştahını ve enerjisini etkilememesi. Yaşanabilecek ek olumsuzluklar: Bebeğin keyifsizleşmesi, huzursuzlaşması, hastalığın başka enfeksiyonlara dönüşme riski. Bir de bazen diş çıkarma sıkıntıları ile beraber başa gelebilirmiş, bizimki gibi.

Kuzum ilk kez hastalık gördü. İlk kez bir gece geç saatlere kadar uyumayı beceremedi. İlk kez bu kadar yandı, cayır cayır... Ama iyi şimdi, iyileşecek yani, şu an her yerinde hala döküntüler. Geçecek...

Hastalıkla ilgili bilgiyi aldığım sitelerden birinde aşağıdaki konu başlıklarından biri şuydu: "Evdeki stres bebeği hasta ediyor". Anne-baba olarak çok dikkatli olmamız gerek. Bu minik varlıkların canını yakmamak için sahip olduğumuz sorumluluğun bilincinde olmamız gerek.

Dışına düştüğüm zamandan, kaçmak istiyorum bazen. Bilinçli şekilde yani. İşlere, "yapılması gerekenler" listesinin peşinde koşmaya ara vermek bir süre mesela. Sonrasında da kaçıvermek uzaklara. Oralarda becerip beyni boşaltmak. Çok değil, kısa bir süre.

Hayal tabii. Kendimi tanıyorum, yapamam, kaçamam. Hem şartlar da uygun değil zaten. Ama zannedersem kafamı değiştirebilirim. Hem bebeğim de iyileşti. Hem bugün yardımcımız da geldi (bu bir müjde değil!). Neden olmasın?

Aslında buralardaki eski hayatımı özledim. Mesela anne-bebek buluşmalarını. Park-sahil gezilerini. Vitrin bakmayı, yürüyüş yapmayı. Dönüyoruz, dönüşüyoruz. Güzel günler yakındır.

Yaklaşıyoruz.

3 Eylül 2008 Çarşamba

İlk Aşk

İşte öyle bir ilişki. Babasına aşık!

Bir "baba" deyişi var, o "baba" duygularının ne boyutta olduğuna en büyük kanıt. Nasıl sevgi kokar bir kelime. Nasıl değer taşar o kelimeden. Şaşmamak elde değil.


Ada henüz "anne" demedi. Dedi evet biri ameliyat dönüşü, o krizli kavuşma anında, gözünden boncuk boncuk yaşlar dökülürken, biri de Ankara'ya dönerken. Büyük olaylara denk gelmesinin tesadüf olduğunu düşünüyorum.

"Anne"yi geçelim zaten. O aşka gelelim. Babaları kızların ilk aşkıdır derler ya. Doğru işte, görüyorum. Gayet açık ve net.

Biz birlikteyken sorun yok, biz de aşk yaşıyoruz hatta, anne-kız aşkı. Ama ne zaman ki baba geliyor -zaten gelmesiyle tiz bir çığlık, en aydınlık gülümseme ve en hakiki heyecan ürpertisi apaçık dökülüyor ortalığa- eller kollar "anne"den kaçıp "baba"yla kavuşuyor. "Baba"nın kucağı "anne" kucağından bir anda daha sıcak geliyor.

Anne hem seviniyor, hem üzülüyor bu duruma. Üzülüyor yanlış kelime, ama şaşakalıyor işte elinde değil...


Ada bugünlerde mutsuz bir bebek. Doğa -ve sokak- çocukluğundan sonra, apartman çocukluğu yaramadı miniğime. Komün hayattan sonra, çekirdek aile hayatı da çekici gelmedi anlaşılan. Bir yandan hayatındaki çifte değişiklikler, bir yandan damağını zorlayan ekşi acılar... Zor bir zaman geçiriyor minik kızım. Öyle zor ki, bazen baba kucağı bile sakinleşmesine yetmiyor...

2 Eylül 2008 Salı

Geçecek Bu Günler

Çok değişiklik yok. Aramaya, denemeye, tanışmaya, yanılmaya devam. Tahmin edilmeyesi hayat deneyimleri yaşamaya, büyümeye devam. Küçüğüm Ada ise bir bebek içgüdüsüyle her şeyin farkında. Sıkıntılı ve huysuz. En kötüsü ise şu an biraz ateşli.

Annem geldi en azından, yarın her şey daha güzel olacak.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Kriz

Bir şeyler ters gitti mi, gidiyor...

Bugün yeni yardımcımızla tanışacaktık. Artık bir lüks değil, bir muhtaç olma durumu söz konusu. Baba işe gidiyor, ben ve Ada'cığım evdeyiz. Ama onu kaldıramadığım için durumumuz vahim. Ne tuvalete götürebiliyorum, ne yatırabiliyorum. Ne kriz durumunda sakinleştirebiliyorum. Elim kolum bağlı derler ya, tam da öyle.

Gelmedi.
Ulaşamıyorum.
Bilmiyorum.

Neden böyle yapıyorlar anlaşılır gibi değil. Gelemeyecekleri durumda en azından neden haber verip aramıyorlar kafam almıyor. Şu an Fethi içerde, Ada'yı yatırmaya çalışıyor. Ada ise bir şeyleri hissetmiş gibi, kırk yıllık yatağını tatilden sonra yadırgadığı için uyuyamıyor.

Elbet düzelecek ama nasıl, ne şekilde?

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Enkazzz

Yani oldu mu Osman?!

Enkaz günün ardından, televizyonlu medeniyete ulaşma şevkiyle 92 mezzo'yu açıyorum ve bir keman ki kanırtıyor, bir eser ki kulağımın derinindeki her bir kılcal damarı patlatıyor. Ne o, "yetti bu kadar hüzün, keyif yapayım" demişim. Haha yaptın işte, al sana keyif.

Keyif bile yapamıyorum artık, ağlamak istiyorum. Bunalımdayım dostlar. İki günde nasıl "bomba gibiyim" ruh halinden, "enkaz oldum" beden haline dönülür bilmiyorum. Ama işte.

Önce ayaklarım su topladı -hem de nasıl, Caddebostan sokaklarını "iş sebebi ile" bir aşağı bir yukarı arşınlamaktan. Sonra beynim patlıyor, herhalde beynim şişiyor, kafatasıma küçük gelmeye başladı: Zooonk, Zooonk. Migren diyorlar adına. Hoşgeldi, uzun zamandır gözümüz yollardaydı. Sonraaa... e tabii migren olduğu için mideye vurdu, gerisini anlatmayayım. Bir de geceyarısı 4'de "şimdi şunu böyle mi yapsam?", "bu böyle olunca yok olmaz, napsam?" gibi sorulardan uyanmışlık ve uyuyamamışlık da gelince üstüne...

Ayhhh...!!!

Enkazım, enkaz. Beynen ve bedenen. Ve işin kötüsü yanlış zamanlama. Kitaba göre çünkü hala kalp ameliyatını atlatmış durumda değilim. Üstün Dökmen "tükenmişlik"i anlatmış:

"Başarı güdüsü çok yüksek olup çok çalışan, kapasitesini zorlayacak şekilde iş yüklenen, başlangıçta bunların üstesinden gelen, ancak zamanla altından kalkamayan kişilerde görülür"

...müş, tükenmişlik. Tükenmişim a dostlar. Galiba buraya kadar. Heyecan fazla geldi.

Aslında tek istediğim neydi? "Hadi gel beraber çıkalım, bakalım", "ee anlat bugün n'aptın?", "heeey dur orda biraz, sen kendini bu kadar yormamalısın, belki ucundan tutabilirim" falan filan, böyle laflar. Ben de yoo deyip teşekkür edecektim. Mesela...

Yine de kilometrelerce ötede bu lafları eden, can-ı gönülden eden arkadaşlarım var.
Varmış yani, güzel şeyler de varmış bu dünyada.

Var tabii. Asıl güzel şey, yarın yanıbaşımda olacak güzellik... Belki her şey onsuzluktan oluyor, bu kadar ağır geliyor.

Tatile ihtiyacım var diyeceğim ama yeni tatilden geldin diyeceksiniz. Of sarhoş gibi beynim, ne yazıyorum acaba bir bilsem?

Gelse de biraz mıncıklasam tomtoş yanaklımı.

Zafer Bayramı

Zafer Bayramı'mız kutlu olsun. O yıllarda başkomutan Mustafa Kemal önderliğindeki ordumuz, yurdumuzu düşman işgaline bırakmadığı için, bugün kızımla beraber -hala- güzel ülkemizde bağımsızca yaşıyoruz.

Aydınlık ve güzel gelecekler senin olsun minik kızım.

29 Ağustos 2008 Cuma

Zor Geldi

Aç gözünü ordasın, aç gözünü burda. Orası dağın başı, çimi, taşı; kuru havası, serin gecesi... Orda şefkat, orda sohbet; burda sessiz koca şehir...

Orada çocuk, burada kadınsın. Orada hasta, burada iştesin.

Derler ya "evinin hanımı, çocuğunun anası", işte o vakit geldi. Geldim Ankara'dan Istanbul'a. Karmaşa, kargaşa... Geçiş zor. Gelmediler ki şöyle iki gün, yumuşaak bir geçiş yapayım.

Derler ya annelerimiz babalarımız "sen kazık kadar olsan da benim hala bebeğimsin", o durum. Hastalığımda, ameliyatımda, en çok da sonrasında rahat ettirdiler beni. Nekahat dönemimde daldığım gelecek planlarımda, şikayet etmeyen kulaklar oldular -çok destek göstermeseler de. Dinlediler. O da yetti, iyi geldi.

Şimdi düdük gibi burdayım. Miniğimsiz. Kucağıma alamıyorum diye, birlikte gelemedik kızımla. Pazar günü babasıyla gelecek. Aydınlığım kuzum yok ya, günüm karanlık. Olmuyor işte onsuz, gün ışıldamıyor. Ameliyat ayrılığı bile böyle üzmemişti. Gözüm yaşarıyor.

Pek duygusal durumlar. İşler fena. Kelime anlamıyla "işler de fena" Amerika'dan yaptığım 190 dolarlık bir enstürman alışverişine 420 dolar vermem gerekiyor. Gümrükten çıksın diye. Aklım almıyor, yanlıştır diyorum. Kafam bulanıyor. Her iş zor. An geliyor, kaçmak, pes etmek istiyorum.

İstanbul karanlık geldi. Dönüş ani ve plansız oldu, iyi gelmedi. Özlemem gerekirdi belki. Ya da terk ettiğim kara şehrinden bıkmam. Olmadı.

Ankara'da olsam, paşa paşa tercümemi yapıyor, "iş"lere çalışıyor olacaktım masa başı. İki saatte bir, az şekerli molası verip, çınar altında yatıyor olacaktım. Akşam yemeli-içmeli sohbetlerde ahkam kesiyor olacaktım. Küçük mintoşumu tutup elinden, çim çim yürütüyor olacaktım. İki dakikada bir buzdolabından otlanıyor olacaktım, beyaz odanın beyazında renk renk dergilere dalıyor olacaktım. Tım, tim...

Dımmm.

Burdayım, halısı eşyası kalkmış yazlık "kışlık ev"de. Sıcak. Nemli. Boş. Sessiz. Buzdolabı boş, beni bekler. Kahve çay bitmiş, alışveriş der. Çamaşırlar dağ. Bavullar fora. Akşam yemeği diye bir şey var sonra. Daha doğrusu "yok" hala...offf büyümek zor geldi birden. Bir günde hastadan, sağlıklıya dönmek de...

Alışmam gerekiyordu, alıştırılmam. Ama işte orda anasının kuzusuydum, babasının canı; burda kocasının karısı. Şekil değişti. Diyorum ya...

Zor geldi.

24 Ağustos 2008 Pazar

Music Together - Anket

Ders programlarını yavaş yavaş oluşturmak istiyorum. Yan sütundaki anketi cevaplarsanız beni çok sevindirirsiniz. Böylelikle dersleri, aileler ve bebekleri/çocukları için en uygun gün ve saatlere koyabilme şansım olur.

Şıkları işaretlerken bebeklerinizin uyku ve yemek saatlerini göz önünde bulundurursanız iyi olur. Birden çok şık da işaretleyebilirsiniz. En güzeli karınları tokken ve uykudan sonra yapılan dersler.

Yardımınız için şimdiden çok teşekkürler!!!