Yani oldu mu Osman?!
Enkaz günün ardından, televizyonlu medeniyete ulaşma şevkiyle 92 mezzo'yu açıyorum ve bir keman ki kanırtıyor, bir eser ki kulağımın derinindeki her bir kılcal damarı patlatıyor. Ne o, "yetti bu kadar hüzün, keyif yapayım" demişim. Haha yaptın işte, al sana keyif.
Keyif bile yapamıyorum artık, ağlamak istiyorum. Bunalımdayım dostlar. İki günde nasıl "bomba gibiyim" ruh halinden, "enkaz oldum" beden haline dönülür bilmiyorum. Ama işte.
Önce ayaklarım su topladı -hem de nasıl, Caddebostan sokaklarını "iş sebebi ile" bir aşağı bir yukarı arşınlamaktan. Sonra beynim patlıyor, herhalde beynim şişiyor, kafatasıma küçük gelmeye başladı: Zooonk, Zooonk. Migren diyorlar adına. Hoşgeldi, uzun zamandır gözümüz yollardaydı. Sonraaa... e tabii migren olduğu için mideye vurdu, gerisini anlatmayayım. Bir de geceyarısı 4'de "şimdi şunu böyle mi yapsam?", "bu böyle olunca yok olmaz, napsam?" gibi sorulardan uyanmışlık ve uyuyamamışlık da gelince üstüne...
Ayhhh...!!!
Enkazım, enkaz. Beynen ve bedenen. Ve işin kötüsü yanlış zamanlama. Kitaba göre çünkü hala kalp ameliyatını atlatmış durumda değilim. Üstün Dökmen "tükenmişlik"i anlatmış:
"Başarı güdüsü çok yüksek olup çok çalışan, kapasitesini zorlayacak şekilde iş yüklenen, başlangıçta bunların üstesinden gelen, ancak zamanla altından kalkamayan kişilerde görülür"
...müş, tükenmişlik. Tükenmişim a dostlar. Galiba buraya kadar. Heyecan fazla geldi.
Aslında tek istediğim neydi? "Hadi gel beraber çıkalım, bakalım", "ee anlat bugün n'aptın?", "heeey dur orda biraz, sen kendini bu kadar yormamalısın, belki ucundan tutabilirim" falan filan, böyle laflar. Ben de yoo deyip teşekkür edecektim. Mesela...
Yine de kilometrelerce ötede bu lafları eden, can-ı gönülden eden arkadaşlarım var.
Varmış yani, güzel şeyler de varmış bu dünyada.
Var tabii. Asıl güzel şey, yarın yanıbaşımda olacak güzellik... Belki her şey onsuzluktan oluyor, bu kadar ağır geliyor.
Tatile ihtiyacım var diyeceğim ama yeni tatilden geldin diyeceksiniz. Of sarhoş gibi beynim, ne yazıyorum acaba bir bilsem?
Gelse de biraz mıncıklasam tomtoş yanaklımı.
30 Ağustos 2008 Cumartesi
Enkazzz
29 Ağustos 2008 Cuma
Zor Geldi
Aç gözünü ordasın, aç gözünü burda. Orası dağın başı, çimi, taşı; kuru havası, serin gecesi... Orda şefkat, orda sohbet; burda sessiz koca şehir...
Orada çocuk, burada kadınsın. Orada hasta, burada iştesin.
Derler ya "evinin hanımı, çocuğunun anası", işte o vakit geldi. Geldim Ankara'dan Istanbul'a. Karmaşa, kargaşa... Geçiş zor. Gelmediler ki şöyle iki gün, yumuşaak bir geçiş yapayım.
Derler ya annelerimiz babalarımız "sen kazık kadar olsan da benim hala bebeğimsin", o durum. Hastalığımda, ameliyatımda, en çok da sonrasında rahat ettirdiler beni. Nekahat dönemimde daldığım gelecek planlarımda, şikayet etmeyen kulaklar oldular -çok destek göstermeseler de. Dinlediler. O da yetti, iyi geldi.
Şimdi düdük gibi burdayım. Miniğimsiz. Kucağıma alamıyorum diye, birlikte gelemedik kızımla. Pazar günü babasıyla gelecek. Aydınlığım kuzum yok ya, günüm karanlık. Olmuyor işte onsuz, gün ışıldamıyor. Ameliyat ayrılığı bile böyle üzmemişti. Gözüm yaşarıyor.
Pek duygusal durumlar. İşler fena. Kelime anlamıyla "işler de fena" Amerika'dan yaptığım 190 dolarlık bir enstürman alışverişine 420 dolar vermem gerekiyor. Gümrükten çıksın diye. Aklım almıyor, yanlıştır diyorum. Kafam bulanıyor. Her iş zor. An geliyor, kaçmak, pes etmek istiyorum.
İstanbul karanlık geldi. Dönüş ani ve plansız oldu, iyi gelmedi. Özlemem gerekirdi belki. Ya da terk ettiğim kara şehrinden bıkmam. Olmadı.
Ankara'da olsam, paşa paşa tercümemi yapıyor, "iş"lere çalışıyor olacaktım masa başı. İki saatte bir, az şekerli molası verip, çınar altında yatıyor olacaktım. Akşam yemeli-içmeli sohbetlerde ahkam kesiyor olacaktım. Küçük mintoşumu tutup elinden, çim çim yürütüyor olacaktım. İki dakikada bir buzdolabından otlanıyor olacaktım, beyaz odanın beyazında renk renk dergilere dalıyor olacaktım. Tım, tim...
Dımmm.
Burdayım, halısı eşyası kalkmış yazlık "kışlık ev"de. Sıcak. Nemli. Boş. Sessiz. Buzdolabı boş, beni bekler. Kahve çay bitmiş, alışveriş der. Çamaşırlar dağ. Bavullar fora. Akşam yemeği diye bir şey var sonra. Daha doğrusu "yok" hala...offf büyümek zor geldi birden. Bir günde hastadan, sağlıklıya dönmek de...
Alışmam gerekiyordu, alıştırılmam. Ama işte orda anasının kuzusuydum, babasının canı; burda kocasının karısı. Şekil değişti. Diyorum ya...
Zor geldi.
Orada çocuk, burada kadınsın. Orada hasta, burada iştesin.
Derler ya "evinin hanımı, çocuğunun anası", işte o vakit geldi. Geldim Ankara'dan Istanbul'a. Karmaşa, kargaşa... Geçiş zor. Gelmediler ki şöyle iki gün, yumuşaak bir geçiş yapayım.
Derler ya annelerimiz babalarımız "sen kazık kadar olsan da benim hala bebeğimsin", o durum. Hastalığımda, ameliyatımda, en çok da sonrasında rahat ettirdiler beni. Nekahat dönemimde daldığım gelecek planlarımda, şikayet etmeyen kulaklar oldular -çok destek göstermeseler de. Dinlediler. O da yetti, iyi geldi.
Şimdi düdük gibi burdayım. Miniğimsiz. Kucağıma alamıyorum diye, birlikte gelemedik kızımla. Pazar günü babasıyla gelecek. Aydınlığım kuzum yok ya, günüm karanlık. Olmuyor işte onsuz, gün ışıldamıyor. Ameliyat ayrılığı bile böyle üzmemişti. Gözüm yaşarıyor.
Pek duygusal durumlar. İşler fena. Kelime anlamıyla "işler de fena" Amerika'dan yaptığım 190 dolarlık bir enstürman alışverişine 420 dolar vermem gerekiyor. Gümrükten çıksın diye. Aklım almıyor, yanlıştır diyorum. Kafam bulanıyor. Her iş zor. An geliyor, kaçmak, pes etmek istiyorum.
İstanbul karanlık geldi. Dönüş ani ve plansız oldu, iyi gelmedi. Özlemem gerekirdi belki. Ya da terk ettiğim kara şehrinden bıkmam. Olmadı.
Ankara'da olsam, paşa paşa tercümemi yapıyor, "iş"lere çalışıyor olacaktım masa başı. İki saatte bir, az şekerli molası verip, çınar altında yatıyor olacaktım. Akşam yemeli-içmeli sohbetlerde ahkam kesiyor olacaktım. Küçük mintoşumu tutup elinden, çim çim yürütüyor olacaktım. İki dakikada bir buzdolabından otlanıyor olacaktım, beyaz odanın beyazında renk renk dergilere dalıyor olacaktım. Tım, tim...
Dımmm.
Burdayım, halısı eşyası kalkmış yazlık "kışlık ev"de. Sıcak. Nemli. Boş. Sessiz. Buzdolabı boş, beni bekler. Kahve çay bitmiş, alışveriş der. Çamaşırlar dağ. Bavullar fora. Akşam yemeği diye bir şey var sonra. Daha doğrusu "yok" hala...offf büyümek zor geldi birden. Bir günde hastadan, sağlıklıya dönmek de...
Alışmam gerekiyordu, alıştırılmam. Ama işte orda anasının kuzusuydum, babasının canı; burda kocasının karısı. Şekil değişti. Diyorum ya...
Zor geldi.
24 Ağustos 2008 Pazar
Music Together - Anket
Ders programlarını yavaş yavaş oluşturmak istiyorum. Yan sütundaki anketi cevaplarsanız beni çok sevindirirsiniz. Böylelikle dersleri, aileler ve bebekleri/çocukları için en uygun gün ve saatlere koyabilme şansım olur.
Şıkları işaretlerken bebeklerinizin uyku ve yemek saatlerini göz önünde bulundurursanız iyi olur. Birden çok şık da işaretleyebilirsiniz. En güzeli karınları tokken ve uykudan sonra yapılan dersler.
Yardımınız için şimdiden çok teşekkürler!!!
Şıkları işaretlerken bebeklerinizin uyku ve yemek saatlerini göz önünde bulundurursanız iyi olur. Birden çok şık da işaretleyebilirsiniz. En güzeli karınları tokken ve uykudan sonra yapılan dersler.
Yardımınız için şimdiden çok teşekkürler!!!
Etiketler:
Bebek ve Müzik,
Music Together
23 Ağustos 2008 Cumartesi
Big Chef's
Eh bravo!
Çok sevdiğin öğrencinin nikahına gitme, kalk mideni bayram ettirmeye git. Bayram da gerçek bayram ama. İki aydır evdeyim. Hep dışardayım da...hiç dışarı çıkmamışım. Tamam, civardaki tüm teyzelere sabah kahvesine gittim sırayla, sonra minik Mintoş'umla elele araba gezmeleri de yaptık. Ve dahi, gündüz gece bahçede çıplak ayakla da dolaştım. Ama işte lokaldim.
Çok sevdiğin öğrencinin nikahına gitme, kalk mideni bayram ettirmeye git. Bayram da gerçek bayram ama. İki aydır evdeyim. Hep dışardayım da...hiç dışarı çıkmamışım. Tamam, civardaki tüm teyzelere sabah kahvesine gittim sırayla, sonra minik Mintoş'umla elele araba gezmeleri de yaptık. Ve dahi, gündüz gece bahçede çıplak ayakla da dolaştım. Ama işte lokaldim.
Bu gece sınırları aştım.
Sağolsun Fethi Paşa. O zaman dedi, kalk götüreyim seni oraya. Orası Minasera'da, bizim buralara yeni açılmış bir alışveriş merkezi, çoğu yemekçi! Aman ne güzel. Bir gittik, gerçekten bir sürü restoran, cafe, sıra sıra. Ama... Boş! Bomboş. Anlamadım Ankara mı boş, milletin cebi mi boş.
Boş restoranları sevmem, yemeklerinin tazeliğinden korkarım, ayrıca canım da sıkılır, iki insan görmeyeceksem, ben ne anladım o yemekten. Hadi yanında dünya deryası, tatlı dilli, hoş sohbetli birileri olur ne ala. Ama iki lafı biraraya zor getiren bir çift olarak bize insan gerek, insan. Hiç değilse, onu bunu dilimize dolar, iki kelime çıkartırız öylesine.
En dolu yer, yine bizim gitmeyi planladığımız yerdi. Big Chef's. Istanbul, New York karışımı bir mekan. Artık pek alışık olmaya başladıklarımızdan. Ama sanki daha özel, daha özenli, daha düşünülmüş. Hoşuma gitti. Neler? Tamam ilk olarak lezzetli yemekleri, hızlı servisi. Ama mesela menüsü. İki kere hoşuma gitti, biri menü kitapçığının tasarımı, diğeri de menüdeki yemeklerin, içeceklerin, tadımlıkların, keyifliklerin bolluğu. tsrm12.com'un marifetiymiş, Ustaca! İki link de görülesi, okunası, süzülesi linkler, tıklamanızı öneririm.
Ben süslü tabaklar severim. Özenli sofralar sonra. Ama yemekte gözümü de doyurmak isterim, yani hem bol olacak, hem süslü, biraz görgüsüz usülü. E n'apalım?
Tuttu, iki aylık restoran yemeği orucumun açılışı heybetli oldu. Haa, bir de güzel içtim, sefam olsun. İlk dışarı çıkma bayramım kutlu olsun!
Nikah Şahidi
Onur duydum. Sevindim. Bilkent'ten piyano öğrencim Ediz bu akşam evleniyor. Telefon etti ve benim nikah şahidi olmamı istediğini söyledi.
Gidemiyorum... Çünkü enfeksiyon riskinden dolayı kalabalık ortamlara girmem hala önerilmiyor. Hem en mutlu gününde Ediz'in yanında olacak, hem de üç yıldır görmediğim eski öğrencilerimi, hocaları, arkadaşlarımı görecektim. Çok üzüldüm...
Ediz bana göre hala çocuk, 21 ya da 22 yaşında olmalı, damat ise yaşça kendinden büyük. Bana geçmiş olsun ziyaretine gelmişti geçen hafta, güzel bir demet çiçekle. Kendi de çiçek gibi, kuğu gibi zarif bir kız. Bu kadar erken yaşta evlenilmesi kafamda soru işaretleri doğuruyor, sanki uyarmak isteyip tutuyorum kendimi. Ama kurcalamamak gerek, değil mi? (Hem ben geç evlendim de ne oldu?). Çok mutlu ve heyecanlıydı, eşinden bahsederken de gözünün içi gülüyordu.
Biliyorum okumayacaksın bu satırları ama...Mutluluğunuz ömür boyu sürsün sevgili Ediz!
Gidemiyorum... Çünkü enfeksiyon riskinden dolayı kalabalık ortamlara girmem hala önerilmiyor. Hem en mutlu gününde Ediz'in yanında olacak, hem de üç yıldır görmediğim eski öğrencilerimi, hocaları, arkadaşlarımı görecektim. Çok üzüldüm...
Ediz bana göre hala çocuk, 21 ya da 22 yaşında olmalı, damat ise yaşça kendinden büyük. Bana geçmiş olsun ziyaretine gelmişti geçen hafta, güzel bir demet çiçekle. Kendi de çiçek gibi, kuğu gibi zarif bir kız. Bu kadar erken yaşta evlenilmesi kafamda soru işaretleri doğuruyor, sanki uyarmak isteyip tutuyorum kendimi. Ama kurcalamamak gerek, değil mi? (Hem ben geç evlendim de ne oldu?). Çok mutlu ve heyecanlıydı, eşinden bahsederken de gözünün içi gülüyordu.
Biliyorum okumayacaksın bu satırları ama...Mutluluğunuz ömür boyu sürsün sevgili Ediz!
21 Ağustos 2008 Perşembe
Küçük Buda Havuzda -ve çok coşkulu!
ŞİİR
Zevk damakta, yağ göbekte
Hapır hupur, lüpür lüpür
Dil dışarda, el sularda
Şapır şapır, şupur şupur
Çok bağırışta, tiz çığlıkta
Viyak viyak, ciyak ciyak
Can kızımda, kan kızımda
Canım kızım, melek kuzum...
20 Ağustos 2008 Çarşamba
Geziyoruz
Bloglara bakıyorum da, anneler yolda, bebeler sırtta. Tüm anneler-bebekler-arada babalar, hepsi yurdumun bir güzel köşesinde; ya dağların tepesinde, ya denizlerin derininde...
Ama işte, biz de geziyoruz Ada'yla birlikte.
Çınarın gölgesinden, anneannenin koynuna; kayısının dibinden, güneşin alnına... Uzun yolculuklar da yapıyoruz hem; bahçeden yatak odasına, beyaz odadan büyükannenin kartal yuvasına! Tabana kuvvet hem de. Şimdi merdivenlere dadandık mesela. Küçücük tombul teyzeler gibi Adakız. Ama onlar gibi her basamağa tek ayak-diğeri yanına-dinlen yapmıyor. Her basamağı tek adımla çıkıyor mintoş. Bir sağ, bir sol. Küçücük bedene dev adımlar yani.
Eğleniyoruz.
Ada katlararası ve bahçedeki rüzgarlı-güneşli-gölgeli-kuytu köşeler arası gezedursun, annesi de kendi çapında gezintilere çıkıyor. Kah internette, kah tarihte. Tarihte diyorum çünkü bugünlerin heyecanı tam da bu. Bakalım nasıl becerip de açacağız? olan Salon Sanat'ta vermeyi planladığım iki dersin aylık programlarını çıkartıyorum. "Resimlerdeki Melodiler" ve "Müzik Tarihine Yolculuk" seminerleri. Biliyorum adlar pek romantik, ama pek teknik olmasını kim istiyor ki?
İsteğim planlı programlı olup, her hafta ne işlenecek, sohbetler ne konuda olacak, hangi resim örnekleri izlenecek, hangi müzik eserleri dinlenecek önden belirlemek. Yazdıkça heyecanlanıyor, yazdıkça sabırsızlanıp, birilerini karşıma oturtup anlatmak istiyorum. Hocanımlık damarlarıma işlemiş... Ders vermeyi özlüyorum.
Az kaldı işte. Bitiyor tatil. İstanbul kollarını açmış, bizi bekliyor. İşler dizi dizi önümde. Kalbim sabırsızca çarpıyor.
Ama işte, biz de geziyoruz Ada'yla birlikte.
Çınarın gölgesinden, anneannenin koynuna; kayısının dibinden, güneşin alnına... Uzun yolculuklar da yapıyoruz hem; bahçeden yatak odasına, beyaz odadan büyükannenin kartal yuvasına! Tabana kuvvet hem de. Şimdi merdivenlere dadandık mesela. Küçücük tombul teyzeler gibi Adakız. Ama onlar gibi her basamağa tek ayak-diğeri yanına-dinlen yapmıyor. Her basamağı tek adımla çıkıyor mintoş. Bir sağ, bir sol. Küçücük bedene dev adımlar yani.
Eğleniyoruz.
Ada katlararası ve bahçedeki rüzgarlı-güneşli-gölgeli-kuytu köşeler arası gezedursun, annesi de kendi çapında gezintilere çıkıyor. Kah internette, kah tarihte. Tarihte diyorum çünkü bugünlerin heyecanı tam da bu. Bakalım nasıl becerip de açacağız? olan Salon Sanat'ta vermeyi planladığım iki dersin aylık programlarını çıkartıyorum. "Resimlerdeki Melodiler" ve "Müzik Tarihine Yolculuk" seminerleri. Biliyorum adlar pek romantik, ama pek teknik olmasını kim istiyor ki?
İsteğim planlı programlı olup, her hafta ne işlenecek, sohbetler ne konuda olacak, hangi resim örnekleri izlenecek, hangi müzik eserleri dinlenecek önden belirlemek. Yazdıkça heyecanlanıyor, yazdıkça sabırsızlanıp, birilerini karşıma oturtup anlatmak istiyorum. Hocanımlık damarlarıma işlemiş... Ders vermeyi özlüyorum.
Az kaldı işte. Bitiyor tatil. İstanbul kollarını açmış, bizi bekliyor. İşler dizi dizi önümde. Kalbim sabırsızca çarpıyor.
19 Ağustos 2008 Salı
Öcü Göz
Bir süredir her günüm bir diğerinin aynı. Mecbur. İyileşme devresi. Dışarı çıkıp aleme dalacak halim yok tabii. Dolayısıyla değişmez mekan, evimiz -Ankara'daki evimiz, anne-baba evi. Güzel olan yazlık ev kılıklı bir yer olması. Hayatımız bahçede geçiyor. Temiz hava, bol güneş, tatlı sohbet, bol yemek... Gelenle gidenle sosyal hayatımız renkleniyor. Lakin benim bir yere çıkabildiğim yok.
En büyük olay hastaneye gitmek. Demektir ki; daha usturuplu giyinmek, arabaya binmek, şehre inmek. Buraya kadar heyecanlı da, sonrasında iş yok: Kol uzatmak, kan aldırmak. Aldıramamak, çünkü damar bulduramamak...
Dün yine aynı rutini gerçekleştirmek üzere yollara düştük ama ekipte biri daha vardı: 89'luk altın kız anneannem. Neden? Çünkü sabah bir kalktık, bir gözü kıpkırmızı kan, öcü gibi bakıyor bize. Randevu aldık, hazır hastane günü, birlikte gidelim dedik. Benim hikaye yine aynı geçti. Aldır, aldırama, buldur, buldurama; bir on gün sonra "yine buyrunuz" denildi, teşekkür edildi. Anneannemin doktor ziyaretine sıra geldi.
Uzatmıyorum ve devam ediyorum. Doktorla anneanne arasındaki dialog:
-Çok önemli bir şey değil, damarlarda böyle tepkilere rastlıyoruz.
-Evet?
-Bazı nedenlerden dolayı olabilir.
-Ne acaba?
-Mesela son zamanlarda ağır bir şey kaldırdınız mı?
-????
Haha, Adakız'ın ilk enkazı anneannem! Diyordum "almayın anneanne, ağır bu kız, bir yerinize bir şey olacak". Anneannem dinlemiyor, artık 11.5 mu 12 mi kiloluk tombiki kucaklamaya çalışmaya devam ediyordu. Sen misin haltercilere özenen? Oldu olan, gözlere doldu dolan. Şimdi anneannem Ada'nın patlattığı öcü gözlerindeki kanı def etmek için 3 hafta damla kullanacak. Ve...artık Ada'yı -maalesef- kucağa almayacak (varan 2).
Siz siz olun, yaşlı büyüklerinize minikleri taşıtmayın. Hadi biz gözle kurtardık paçayı, beli çıkan, sırtı tutulan n'apsın?
En büyük olay hastaneye gitmek. Demektir ki; daha usturuplu giyinmek, arabaya binmek, şehre inmek. Buraya kadar heyecanlı da, sonrasında iş yok: Kol uzatmak, kan aldırmak. Aldıramamak, çünkü damar bulduramamak...
Dün yine aynı rutini gerçekleştirmek üzere yollara düştük ama ekipte biri daha vardı: 89'luk altın kız anneannem. Neden? Çünkü sabah bir kalktık, bir gözü kıpkırmızı kan, öcü gibi bakıyor bize. Randevu aldık, hazır hastane günü, birlikte gidelim dedik. Benim hikaye yine aynı geçti. Aldır, aldırama, buldur, buldurama; bir on gün sonra "yine buyrunuz" denildi, teşekkür edildi. Anneannemin doktor ziyaretine sıra geldi.
Uzatmıyorum ve devam ediyorum. Doktorla anneanne arasındaki dialog:
-Çok önemli bir şey değil, damarlarda böyle tepkilere rastlıyoruz.
-Evet?
-Bazı nedenlerden dolayı olabilir.
-Ne acaba?
-Mesela son zamanlarda ağır bir şey kaldırdınız mı?
-????
Haha, Adakız'ın ilk enkazı anneannem! Diyordum "almayın anneanne, ağır bu kız, bir yerinize bir şey olacak". Anneannem dinlemiyor, artık 11.5 mu 12 mi kiloluk tombiki kucaklamaya çalışmaya devam ediyordu. Sen misin haltercilere özenen? Oldu olan, gözlere doldu dolan. Şimdi anneannem Ada'nın patlattığı öcü gözlerindeki kanı def etmek için 3 hafta damla kullanacak. Ve...artık Ada'yı -maalesef- kucağa almayacak (varan 2).
Siz siz olun, yaşlı büyüklerinize minikleri taşıtmayın. Hadi biz gözle kurtardık paçayı, beli çıkan, sırtı tutulan n'apsın?
18 Ağustos 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
