23 Ağustos 2008 Cumartesi

Big Chef's

Eh bravo!

Çok sevdiğin öğrencinin nikahına gitme, kalk mideni bayram ettirmeye git. Bayram da gerçek bayram ama. İki aydır evdeyim. Hep dışardayım da...hiç dışarı çıkmamışım. Tamam, civardaki tüm teyzelere sabah kahvesine gittim sırayla, sonra minik Mintoş'umla elele araba gezmeleri de yaptık. Ve dahi, gündüz gece bahçede çıplak ayakla da dolaştım. Ama işte lokaldim.


Bu gece sınırları aştım.


Sağolsun Fethi Paşa. O zaman dedi, kalk götüreyim seni oraya. Orası Minasera'da, bizim buralara yeni açılmış bir alışveriş merkezi, çoğu yemekçi! Aman ne güzel. Bir gittik, gerçekten bir sürü restoran, cafe, sıra sıra. Ama... Boş! Bomboş. Anlamadım An
kara mı boş, milletin cebi mi boş.

Boş restoranları sevmem, yemeklerinin tazeliğinden korkarım, ayrıca canım da sıkılır, iki insan görmeyeceksem, ben ne anladım o yemekten. Hadi yanında dünya deryası, tatlı dilli, hoş sohbetli birileri olur ne ala. Ama iki lafı biraraya zor getiren bir çift olarak bize insan gerek, insan. Hiç değilse, onu bunu dilimize dolar, iki kelime çıkartırız öylesine.

En dolu yer, yine bizim gitmeyi planladığımız yerdi. Big Chef's. Istanbul, New York karışımı bir mekan. Artık pek alışık olmaya başladıklarımızdan. Ama sanki daha özel, daha özenli, daha düşünülmüş. Hoşuma gitti. Neler? Tamam ilk olarak lezzetli yemekleri, hızlı servisi. Ama mesela menüsü. İki kere hoşuma gitti, biri menü kitapçığının tasarımı, diğeri de menüdeki yemeklerin, içeceklerin, tadımlıkların, keyifliklerin bolluğu. tsrm12.com'un marifetiymiş, Ustaca! İki link de görülesi, okun
ası, süzülesi linkler, tıklamanızı öneririm.

Yemekleri sevdik, mmm, iyi de yedik. Ama aklımda ve damağımda kalan kapanıştaki lezzetli mi lezzetli waffle oldu galiba. Yeme de yanında yatlık bir durumdu. Yedim.

Ben süslü tabaklar severim. Özenli sofralar sonra. Ama yemekte gözümü de doyurmak isterim, yani hem bol olacak, hem süslü, biraz görgüsüz usülü. E n'apalım?

Tuttu, iki aylık restoran yemeği orucumun açılışı heybetli oldu. Haa, bir de güzel içtim, sefam olsun. İlk dışarı çıkma bayramım kutlu olsun!

Nikah Şahidi

Onur duydum. Sevindim. Bilkent'ten piyano öğrencim Ediz bu akşam evleniyor. Telefon etti ve benim nikah şahidi olmamı istediğini söyledi.

Gidemiyorum... Çünkü enfeksiyon riskinden dolayı kalabalık ortamlara girmem hala önerilmiyor. Hem en mutlu gününde Ediz'in yanında olacak, hem de üç yıldır görmediğim eski öğrencilerimi, hocaları, arkadaşlarımı görecektim. Çok üzüldüm...

Ediz bana göre hala çocuk, 21 ya da 22 yaşında olmalı, damat ise yaşça kendinden büyük. Bana geçmiş olsun ziyaretine gelmişti geçen hafta, güzel bir demet çiçekle. Kendi de çiçek gibi, kuğu gibi zarif bir kız. Bu kadar erken yaşta evlenilmesi kafamda soru işaretleri doğuruyor, sanki uyarmak isteyip tutuyorum kendimi. Ama kurcalamamak gerek, değil mi? (Hem ben geç evlendim de ne oldu?). Çok mutlu ve heyecanlıydı, eşinden bahsederken de gözünün içi gülüyordu.

Biliyorum okumayacaksın bu satırları ama...Mutluluğunuz ömür boyu sürsün sevgili Ediz!

21 Ağustos 2008 Perşembe

Küçük Buda Havuzda -ve çok coşkulu!


ŞİİR

Zevk damakta, yağ göbekte
Hapır hupur, lüpür lüpür

Dil dışarda, el sularda
Şapır şapır, şupur şupur

Çok bağırışta, tiz çığlıkta
Viyak viyak, ciyak ciyak

Can kızımda, kan kızımda
Canım kızım, melek kuzum...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Geziyoruz

Bloglara bakıyorum da, anneler yolda, bebeler sırtta. Tüm anneler-bebekler-arada babalar, hepsi yurdumun bir güzel köşesinde; ya dağların tepesinde, ya denizlerin derininde...

Ama işte, biz de geziyoruz Ada'yla birlikte.

Çınarın gölgesinden, anneannenin koynuna; kayısının dibinden, güneşin alnına... Uzun yolculuklar da yapıyoruz hem; bahçeden yatak odasına, beyaz odadan büyükannenin kartal yuvasına! Tabana kuvvet hem de. Şimdi merdivenlere dadandık mesela. Küçücük tombul teyzeler gibi Adakız. Ama onlar gibi her basamağa tek ayak-diğeri yanına-dinlen yapmıyor. Her basamağı tek adımla çıkıyor mintoş. Bir sağ, bir sol. Küçücük bedene dev adımlar yani.

Eğleniyoruz.


Ada katlararası ve bahçedeki rüzgarlı-güneşli-gölgeli-kuytu köşeler arası gezedursun, annesi de kendi çapında gezintilere çıkıyor. Kah internette, kah tarihte. Tarihte diyorum çünkü bugünlerin heyecanı tam da bu. Bakalım nasıl becerip de açacağız? olan Salon Sanat'ta vermeyi planladığım iki dersin aylık programlarını çıkartıyorum. "Resimlerdeki Melodiler" ve "Müzik Tarihine Yolculuk" seminerleri. Biliyorum adlar pek romantik, ama pek teknik olmasını kim istiyor ki?

İsteğim planlı programlı olup, her hafta ne işlenecek, sohbetler ne konuda olacak, hangi resim örnekleri izlenecek, hangi müzik eserleri dinlenecek önden belirlemek. Yazdıkça heyecanlanıyor, yazdıkça sabırsızlanıp, birilerini karşıma oturtup anlatmak istiyorum. Hocanımlık damarlarıma işlemiş... Ders vermeyi özlüyorum.

Az kaldı işte. Bitiyor tatil. İstanbul kollarını açmış, bizi bekliyor. İşler dizi dizi önümde. Kalbim sabırsızca çarpıyor.

19 Ağustos 2008 Salı

Öcü Göz

Bir süredir her günüm bir diğerinin aynı. Mecbur. İyileşme devresi. Dışarı çıkıp aleme dalacak halim yok tabii. Dolayısıyla değişmez mekan, evimiz -Ankara'daki evimiz, anne-baba evi. Güzel olan yazlık ev kılıklı bir yer olması. Hayatımız bahçede geçiyor. Temiz hava, bol güneş, tatlı sohbet, bol yemek... Gelenle gidenle sosyal hayatımız renkleniyor. Lakin benim bir yere çıkabildiğim yok.

En büyük olay hastaneye gitmek. Demektir ki; daha usturuplu giyinmek, arabaya binmek, şehre inmek. Buraya kadar heyecanlı da, sonrasında iş yok: Kol uzatmak, kan aldırmak. Aldıramamak, çünkü damar bulduramamak...

Dün yine aynı rutini gerçekleştirmek üzere yollara düştük ama ekipte biri daha vardı: 89'luk altın kız anneannem. Neden? Çünkü sabah bir kalktık, bir gözü kıpkırmızı kan, öcü gibi bakıyor bize. Randevu aldık, hazır hastane günü, birlikte gidelim dedik. Benim hikaye yine aynı geçti. Aldır, aldırama, buldur, buldurama; bir on gün sonra "yine buyrunuz" denildi, teşekkür edildi. Anneannemin doktor ziyaretine sıra geldi.

Uzatmıyorum ve devam ediyorum. Doktorla anneanne arasındaki dialog:
-Çok önemli bir şey değil, damarlarda böyle tepkilere rastlıyoruz.
-Evet?
-Bazı nedenlerden dolayı olabilir.
-Ne acaba?
-Mesela son zamanlarda ağır bir şey kaldırdınız mı?
-????

Haha, Adakız'ın ilk enkazı anneannem! Diyordum "almayın anneanne, ağır bu kız, bir yerinize bir şey olacak". Anneannem dinlemiyor, artık 11.5 mu 12 mi kiloluk tombiki kucaklamaya çalışmaya devam ediyordu. Sen misin haltercilere özenen? Oldu olan, gözlere doldu dolan. Şimdi anneannem Ada'nın patlattığı öcü gözlerindeki kanı def etmek için 3 hafta damla kullanacak. Ve...artık Ada'yı -maalesef- kucağa almayacak (varan 2).

Siz siz olun, yaşlı büyüklerinize minikleri taşıtmayın. Hadi biz gözle kurtardık paçayı, beli çıkan, sırtı tutulan n'apsın?

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Güneşim Kızım

Fazla söze ne gerek? Hayatıma düşen gölgeler bu kadar mı çabuk aydınlanır?

Ateşböceği

Size de oldu mu bilmiyorum. Heyecanınızı paylaşamadığınız, üzüntünüzü anlatamadığınız zamanlar oldu mu? Hiç, bir uzaylı gibi hissettiniz mi kendinizi? (Daha çok soru sıralamıştım da, o edebiyat hoşuma gitmiyor. Sildim. Ama silmek hissetmemek anlamına da gelmiyor tabii, biliyoruz).

Ayrıntıya girmek hoş olmaz. Aile sohbeti açık alanda yapılmaz. Konu benim heyecanla sarıldığım "işlerimle" ilgili. Hayat boyu çalıştıktan sonra, verdiğim uzun aranın sonucunda tekrar çalışma hayatına dönmek arzum. Biliyorsunuz zaten hikayeyi... Ama canım kızım, bebeğim de olduğu için, "iş" zaten part-time'ın da part-time'ı. Haftada birkaç saat hepi topu. Doktorum izin vermiş, üstüne ben biraz daha "istirahat zamanı" eklemişim.

Başlayacağım.
Çalışıyorum.
Harıl harıl.
Heyecanlıyım.

Eeee?

Yazıyorum. O kadar çirkin geliyor ki laflar, siliyorum. Yazıyorum, okuyorum, sinirleniyorum, siliyorum.

Yazmayacağım. Canım sıkkın. Siz de yorum yazmayın. Unutalım mı? Unutalım.
(Sanki kolay bir şey)

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Ve Tarihe Notumuzu Düşelim

Ada bugün bağımsız ilk adımlarını attı!

Biiir, ikiii, üç adım...

:)

15 Ağustos 2008 Cuma

Yorumlara Bakınca

Yazıyorum. İçimden geçeni. İnsanın içinden zehir de geçiyor, güneş de. Duygu da geçiyor salya sümük, betonarme mantık da. Bir an bir ana uymuyor. Hatta işin ilginci, siyahıyla beyazı çoğu zaman aynı pistte dans ediyor.

Tabii ki bu "kucaklama" meselesi etkiledi beni. Şöyle sımsıkı sarılabilme, sarılamama işi. Ama eşantiyon anneyim dediğimde, dünyanın en mutlu eşantiyon annesi olduğumu da söyledim. No şikayet. Mutluyum yani. Katıksız.

Sonra... Üzülmüyorum, şükrediyorum. Ama yine sarılmak istiyorum. Olabilir.
Elele tutuşmakla, o bakışla, o gülüşle eriyorum. Yine de sarılmak istiyorum. Olabilir.

Ama ağlamıyorum. Sarılamıyorum diye günlere küfredip, sabrımla savaşmıyorum.
Ama işte...konuşuyorum. Günlük ya bu, yazıyorum.

Dediğim şudur ki; bana üzülmeyin, iyiyim, gözünüz dolmasın, bomba gibiyim.
Sadece çenesini tutamayan, aklından geçeni ağzından kaçıran bir gevezeyim.
İşte böyle...

14 Ağustos 2008 Perşembe

Eve Gidesi

Akşam 6'da yemeğini yer. Canavar ya, en fazla 10 dakika sürer. Günün çoğunu yürüme alıştırmalarına ayırıp dağ bayır dolaştığı için, hafiften yorgun düşmüş durumdadır. Biraz müzik dinleyip, iki dans eder. Biraz kucak sohbeti, biraz yer aktivitesi yapar. Sonra...

Sonra bir noktaya dikiverir gözünü, cin gözlerin feri gider. Bu ilk işarettir. Ardından ilk esneme gelir. Hane halkı birbirinin gözlerine bakar, sonra da saate. Erkense yandık çünkü, en erken 7'de uyuması gerek ya; daha erken uyursa, sabahın 5'inde uyanma olasılığı vardır ya; kimse uykusundan feragat etmek istemez ya...


İkinci esneme gelir. Vakittir.
**
"Geçmiş zaman olur ki"ye giderseeek...

Anne Ada'yı kucağına alır, 2 aylıktan beri günde beş kere anlattığı masalına başlar. En yumuşak ses tonuyla. Bebeğinin kafasını iyice göğsüne bastırır, kah saçını okşar, kah sırtını sıvazlar. Yavaaş yavaş odasına doğru giderler.

"Adakız'ın uykusu gelmiiiş, mışııııl mışıl uyumak istermiiiş, çok güzel rüyalar görmek istermiiiş".

Adakız'ın kafası iyice düşer. Annesi antredeki aynaya kaçak bir bakış atar, sarkmış yanaklarını görür Ada'nın, Ada'nınsa hiç bir şey göresi yoktur. Aynaya bakmaması uykuya hazır olduğunun başka bir işaretidir.

Annesi masal eşliğinde Ada'yı odasına götürür. Adakız'ı yavaşça yatağına bırakır. O kucaktan yatağa geçerken, baş parmağı da ağzına geçiş yapar. Adakız parmak emmez, ama parmağını ağzına almadan da uykuya geçmez. Çözün çözebilirseniz. Parmak ağızdaysa, uyku yakındadır. Annesi eğilir bir öpücük kondurur yanağına, küçük. Adakız parmağını ağzından çeker ve gülümser. Parmak yine ağzına girer. Anne "İyi uykular canım kızım" der ve usuuuulca odadan çıkar.

Adakız mışıl mışıl uykusuna dalar.
**
Şimdi mi?
Şimdi şekil biraz değişik. Diyorum ya evde iş bölümü var. Sabah faslı dedeninse, yatırma faslı da anneannenin. Ama evde herkes çürük! Dedesinin beli çürük, anneanne oldu olası nazenin ve güçsüz, elinde değil. Büyükanne var canavar gibi, bıraksak o kaldırıp yatıracak ama...o da 89 yaşında! İnsanın bir uyarası geliyor Ada'yı kucağına aldığında.

Babam aldığında bir "aah" patlatıyor, beline kramp giriyor. Annem aldığında, benzi sararıp, yüzü sarkıyor; ödüm kopuyor, ikisi birden yere yığılacak diye, belli ki 12 kiloyu kaldıramıyor. Anneannem alsın istemiyorum, dedim ya yaş 89... Yani uzun lafın kısası, şeytan diyor, boşver kalbi, kaburgaları, dikişleri. Al kızını kucağına! Hane halkından daha "çürük" olabilir misin?

Korkuyorum tabii. Daha vakit değil ki. Ama çok da yorduk bizimkileri. Eve gidesim var, iyileşesim var. Kızımı kucağıma alıp, iyi uykular diyesim var.

Bu aralar vıcırdayarak uyuyor, ona kızgınım aslında. Ben yatırabilsem onu, yine eskisi gibi huzur içinde uykuya dalacakmış gibi geliyor. Belki de böyle olacak bundan sonra, belki de büyüyor... Bu miniklerin her anı her anına uymuyor.