18 Ağustos 2008 Pazartesi

Ateşböceği

Size de oldu mu bilmiyorum. Heyecanınızı paylaşamadığınız, üzüntünüzü anlatamadığınız zamanlar oldu mu? Hiç, bir uzaylı gibi hissettiniz mi kendinizi? (Daha çok soru sıralamıştım da, o edebiyat hoşuma gitmiyor. Sildim. Ama silmek hissetmemek anlamına da gelmiyor tabii, biliyoruz).

Ayrıntıya girmek hoş olmaz. Aile sohbeti açık alanda yapılmaz. Konu benim heyecanla sarıldığım "işlerimle" ilgili. Hayat boyu çalıştıktan sonra, verdiğim uzun aranın sonucunda tekrar çalışma hayatına dönmek arzum. Biliyorsunuz zaten hikayeyi... Ama canım kızım, bebeğim de olduğu için, "iş" zaten part-time'ın da part-time'ı. Haftada birkaç saat hepi topu. Doktorum izin vermiş, üstüne ben biraz daha "istirahat zamanı" eklemişim.

Başlayacağım.
Çalışıyorum.
Harıl harıl.
Heyecanlıyım.

Eeee?

Yazıyorum. O kadar çirkin geliyor ki laflar, siliyorum. Yazıyorum, okuyorum, sinirleniyorum, siliyorum.

Yazmayacağım. Canım sıkkın. Siz de yorum yazmayın. Unutalım mı? Unutalım.
(Sanki kolay bir şey)

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Ve Tarihe Notumuzu Düşelim

Ada bugün bağımsız ilk adımlarını attı!

Biiir, ikiii, üç adım...

:)

15 Ağustos 2008 Cuma

Yorumlara Bakınca

Yazıyorum. İçimden geçeni. İnsanın içinden zehir de geçiyor, güneş de. Duygu da geçiyor salya sümük, betonarme mantık da. Bir an bir ana uymuyor. Hatta işin ilginci, siyahıyla beyazı çoğu zaman aynı pistte dans ediyor.

Tabii ki bu "kucaklama" meselesi etkiledi beni. Şöyle sımsıkı sarılabilme, sarılamama işi. Ama eşantiyon anneyim dediğimde, dünyanın en mutlu eşantiyon annesi olduğumu da söyledim. No şikayet. Mutluyum yani. Katıksız.

Sonra... Üzülmüyorum, şükrediyorum. Ama yine sarılmak istiyorum. Olabilir.
Elele tutuşmakla, o bakışla, o gülüşle eriyorum. Yine de sarılmak istiyorum. Olabilir.

Ama ağlamıyorum. Sarılamıyorum diye günlere küfredip, sabrımla savaşmıyorum.
Ama işte...konuşuyorum. Günlük ya bu, yazıyorum.

Dediğim şudur ki; bana üzülmeyin, iyiyim, gözünüz dolmasın, bomba gibiyim.
Sadece çenesini tutamayan, aklından geçeni ağzından kaçıran bir gevezeyim.
İşte böyle...

14 Ağustos 2008 Perşembe

Eve Gidesi

Akşam 6'da yemeğini yer. Canavar ya, en fazla 10 dakika sürer. Günün çoğunu yürüme alıştırmalarına ayırıp dağ bayır dolaştığı için, hafiften yorgun düşmüş durumdadır. Biraz müzik dinleyip, iki dans eder. Biraz kucak sohbeti, biraz yer aktivitesi yapar. Sonra...

Sonra bir noktaya dikiverir gözünü, cin gözlerin feri gider. Bu ilk işarettir. Ardından ilk esneme gelir. Hane halkı birbirinin gözlerine bakar, sonra da saate. Erkense yandık çünkü, en erken 7'de uyuması gerek ya; daha erken uyursa, sabahın 5'inde uyanma olasılığı vardır ya; kimse uykusundan feragat etmek istemez ya...


İkinci esneme gelir. Vakittir.
**
"Geçmiş zaman olur ki"ye giderseeek...

Anne Ada'yı kucağına alır, 2 aylıktan beri günde beş kere anlattığı masalına başlar. En yumuşak ses tonuyla. Bebeğinin kafasını iyice göğsüne bastırır, kah saçını okşar, kah sırtını sıvazlar. Yavaaş yavaş odasına doğru giderler.

"Adakız'ın uykusu gelmiiiş, mışııııl mışıl uyumak istermiiiş, çok güzel rüyalar görmek istermiiiş".

Adakız'ın kafası iyice düşer. Annesi antredeki aynaya kaçak bir bakış atar, sarkmış yanaklarını görür Ada'nın, Ada'nınsa hiç bir şey göresi yoktur. Aynaya bakmaması uykuya hazır olduğunun başka bir işaretidir.

Annesi masal eşliğinde Ada'yı odasına götürür. Adakız'ı yavaşça yatağına bırakır. O kucaktan yatağa geçerken, baş parmağı da ağzına geçiş yapar. Adakız parmak emmez, ama parmağını ağzına almadan da uykuya geçmez. Çözün çözebilirseniz. Parmak ağızdaysa, uyku yakındadır. Annesi eğilir bir öpücük kondurur yanağına, küçük. Adakız parmağını ağzından çeker ve gülümser. Parmak yine ağzına girer. Anne "İyi uykular canım kızım" der ve usuuuulca odadan çıkar.

Adakız mışıl mışıl uykusuna dalar.
**
Şimdi mi?
Şimdi şekil biraz değişik. Diyorum ya evde iş bölümü var. Sabah faslı dedeninse, yatırma faslı da anneannenin. Ama evde herkes çürük! Dedesinin beli çürük, anneanne oldu olası nazenin ve güçsüz, elinde değil. Büyükanne var canavar gibi, bıraksak o kaldırıp yatıracak ama...o da 89 yaşında! İnsanın bir uyarası geliyor Ada'yı kucağına aldığında.

Babam aldığında bir "aah" patlatıyor, beline kramp giriyor. Annem aldığında, benzi sararıp, yüzü sarkıyor; ödüm kopuyor, ikisi birden yere yığılacak diye, belli ki 12 kiloyu kaldıramıyor. Anneannem alsın istemiyorum, dedim ya yaş 89... Yani uzun lafın kısası, şeytan diyor, boşver kalbi, kaburgaları, dikişleri. Al kızını kucağına! Hane halkından daha "çürük" olabilir misin?

Korkuyorum tabii. Daha vakit değil ki. Ama çok da yorduk bizimkileri. Eve gidesim var, iyileşesim var. Kızımı kucağıma alıp, iyi uykular diyesim var.

Bu aralar vıcırdayarak uyuyor, ona kızgınım aslında. Ben yatırabilsem onu, yine eskisi gibi huzur içinde uykuya dalacakmış gibi geliyor. Belki de böyle olacak bundan sonra, belki de büyüyor... Bu miniklerin her anı her anına uymuyor.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Elele

Ada sabahları şakıyarak uyanır. Yani bir 10-15 dakika, bazen daha fazla, şarkılar söyler, kendi kendine kahkahalar atar. Yanına gitmeyiz, günü karşılama keyfini yaşasın isteriz. Saat 7'ye 1-2 kala ama çoğunlukla tam da 7'de sesi sivrileşir, hafif kızgın ve crescendo'lu bir "aa" çeker. Vakittir.

Dışardan hafif şarkılar söyleyerek yaklaşırım kapısına, sesimi duyunca kızgın "aa" çığlığı, sabırsız kahkaha çığlıklarına döner birden. İçeriye girerim. Karşımda duran manzara, mucizenin manzarasıdır. Gözünde tarif edilmez bir sevgiyle çırpım çırpım çırpınan bir minik kız. Alırım onu kucağıma, öpüşür koklaşırız, sonra pencereye yönelir, ağaçlara, kuşlara, kedilere, köpeklere, komşulara selamımızı yollarız.

Geçmiş zamanın hikayesi...
Şimdi işler biraz değişik.

Ada sabahları yine şakıyarak uyanıyor. "Aaa" çığlığını duyan hane halkı, yine de benim onayımı almadan içeri girmiyor. Görev hafta hafta el değiştiriyor. Birkaç haftadır dede görüyor minik kızın ilk çırpınışlarını. Kendine uzanan kollardan o tutuyor kaldırıyor, ilk öpücüğünü o veriyor. Ben mi? Söylemiştim ya, ben eşantiyon anneyim. Her olayda yanında, ama ille birinin kuyruğundayım. Yine de gelişmeler var bu ilişkide. Ada'da bir algı değişikliği, bir sevgi yoğunlaşması yaşıyoruz, gözle görülür. En çok da bana (babası yoksa tabii!). Üç gündür yani.

Elimden tutuyor miniğim. Her daim. Arabasıyla dışarda yürüyüşe çıkıyoruz, annem arabasını itiyor, Ada'nın eli elimde. Öyle istiyor. Büyükanne, hala veya dede kucağına alıp, bahçe turu yaptırıyor, bu çiçek, bu böcek; Ada'nın eli elimde. Öyle istiyor. Biri onu yürütüyor, ille öteki eliyle benim elimi tutmak için çırpınıyor. Öyle istiyor.

Eli elimde, gözü gözümde, bir gülümseme dünyaya bedel. En mutlu eşantiyon anne ben miyim bu dünyada?

12 Ağustos 2008 Salı

Biraz Benden, Biraz Bundan, Biraz Şundan...

Bilgisayarımda yine wqxr.com. Balkonum açık, dışardan gelen ıslak toprak kokusu, uzaklardan gelen köpek sesleri. Yanımda Tracy kitabım, diğer yanımda yaz-çiz defterim...

Bugün yüzümü geleceğe döndüm. Gerçekten. Ne dündeyim, ne bugünde. Dünü es geçmek güzel, bugünü kaçırmak manasız. Geleceğe bakmaksa şu an safi heyecan. Dün sonbaharın kokusu uğradı buralara, bugünse ıslaklığı ve rüzgarı. Her ne kadar sıcak insanı, yaz insanı olsam da hoşuma gitti. Belki yüzümü bir anda geleceğe çeviren sonbaharın selamıydı, bilmiyorum.

Yine mevsim geçişi mi bilmem -buralarda ağustosun ilk yarısı yaz, ikinci yarısı sonbahardır- sahneye uygun bir mahmurluk vardı bugün üstümde. Ameliyat günümden beri geceleri ortalama uyku saatim 4.5 saat. Gecenin 3'ünde kalkıp karpuz yiyorum çünkü!! Eh karpuzlar da koflaşmaya başlayınca, uyku bırakmamaya başladı papucunu karpuza. Uyku saatlerim de artmaya başladı bir anda. O değil, yine bugün, tam da günün ortasında 3 saate yakın uyudum. Ne keyif! Ne beklenmedik.

Dinleniyorum, dimdik ve oturarak yatmaya alışıyorum. Ve de rahat geliyor, ne komik. Kendimi kumsalda kumların üzerine kurulmuş bir şezlongda güneşleniyor hayal ediyorum. Tutuyor. Yoğun bakımdaki hemşireleri nasıl bunalttığımı hatırlayınca, bugünleri bulmam mucize. Yeni ayılmışım, ağzımdan boruyu henüz çıkarmışlar, ilk sözüm "kalkıp yürüsem biraz?", hayır diyorlar, tutturuyorum, "lütfen, kalkıp yürümek istiyorum, böyle yatamam sürekli, yürüyebilir miyim?" ve bu soruyu her beş dakikada bir soruyorum!! Rezalet...

Aklım fikrim, Eylül ayında kavuşacağım öğrencilerimde, Music Together'ın resmi açılışında, vermeyi planladığım derslerin müfredatlarında, konser programlarında... Broşürlerde, websitesi metinlerinde, enstürman siparişlerinde. Tüm bunların yanında gıdım gıdım ilerlediğim -yine de yaşasın! ilerlediğim- tercümemde.

Ve...bunları yapmamı sağlayacak düzgün bir yardımcı bulmakta. Çok iş var, çoook...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Yağ Yağmur Yağ

35-40 dereceleri gördükten sonra....

"Yaşasın yağmur yağıyor dışarda!" Rüya gibi, o kadar yabancı ve o kadar özlenmiş ki.

Geçen sene Ada'nın doğduğu günlerde en ciddi su kesintilerini yaşamıştık burda. Bu sene ise, Kızılırmak'tan getirilen zehirli su sebebiyle, çayımızı, kahvemizi ve yemeğimizi bile iyi suyla yapmaya mecbur kaldık; bidon bidon sular aldık, harcadık.

Mevsimler, iklimler değişiyor. Önlemlerse yetersiz ve "rahatsız".

Yağmura muhtacız.

Derken dün cep telefonlarımıza mesaj düştü, yarın Ankara'da yağmur var! Hemen gerekli hayali kurdum bugün için. Gerçekleştirdik de bir ucundan.

Sabah iki damla attırdığında, Ada'yla yağmurun altında dolaştık mesela. Miniğim elleriyle yağmur damlalarını tutmaya çalıştı, sevinç çığlıkları attı, sarı saçları ıslandı, karardı. En sevdiği yeni "kucak" yardımcımız Hacer'in kollarındaydı, bense onların kuyruğunda. Eşantiyon anneyim ya...

Okuyan da gerçekten yağmur gördük zannedecek, paçamıza kadar ıslandık filan. Öyle değil, toptan fantazi. Gerçi bulutlar uğraşıp duruyor üzerimize iki damla damlatmak için, çarpışıp duruyorlar iki efekt yapıp, gök gürültüsü sanmamız için.

Yağamadı. Şöyle şakır şakır yağamadı. Kokusunu alıyorum ama, o iki damlayı saymazsak, ıslaklığı yüzümüzü yalamadı...henüz.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Eller ya da "Mam-ma"

Erken geldi, küçük doğdu. Hastaneden çıkışında 2.600 gr'dı. Sonra büyümeye başladı. Hızla. Sebebi, iştahı. Şanslıydık, biliyorum.

Annesine çekmiş, yemek yemeyi çok sevdi. Babasına çekmiş, hiç bir yemeği birbirinden ayırmadı, hepsini istisnasız mideye indirdi. Keyifle ve sevinç çığlıklarıyla yedi. Bir o kadar da inanılmaz bir hızla, iki kaşık arası kıyametler kopartarak -nerde kaldı öbür lokma diye!

Ama artık bir yaşında, kocaman kız. Bizimkilerin anlattığı hikaye kulağımda: "Lokantaya giderdik, sen 1 yaşında çatalınla kaşığınla kendi kendine yerdin yemeğini". Hmmm, bu ben. Peki o?

O hazırlopçu. Yaşadığı mideye indirme, hem de acilen mideye indirme heyecanından çatal-kaşık tutma, zaptetme gibi bir durum yakalamamız hiç mümkün olmadı. Ama...işte iki gündür elleri imdadımıza yetişti.

Ada "ben de büyüyorum" dedi.



Afiyet olsun minik kızım, küçük canavarım. Sakın bir gün bizi de mideye indirme, tamam mı?

7 Ağustos 2008 Perşembe

Zaman Tüneli

www.wqxr.com New York Times Classical Radio. Birkaç saattir kesintisiz çalıyor bilgisayarımda. Neden daha önce keşfetmemişim, şaşıyorum.

Eski bir dostla karşılaşmış gibiyim. Zaman tüneline girmiş gibi ya da. Bunca yıldır değişmeyen sesleri duymak ne ilginç. Olağanüstü yorumları, canlı yayınları saymıyorum.

Master yıllarım, New York'tayım. Hem okuyor, hem çalışıyorum. Bu radyoyu en çok, kaldığım yurttaki mini markette (nam-ı diğer Bazaar'da) dinliyorum. Yüksek sesle. Tezgahtarlık yapıyorum okul dönüşü, gecenin bir vaktine kadar açık Bazaar. Bir yandan ertesi güne hazırlanan müzik tarihi paper'ımı hazırlıyor, bir yandan yurda yeni taşınan çaylaklara (!) ahkam kesiyorum. Ya da tabii eve çarşaf çarşaf mektuplar döşüyorum. Gelen giden fazla değil, ama sohbete girince uzun dostluklar tam da o Bazaar'da başlıyor.

Yurt dediğim International House, en güzel anılarımın geçtiği, en keyifli mini konserlerimi verdiğim, en şaşalı balolara katıldığım, en bitmeyen danslarda kendimi kaybettiğim güzel mekan. Cebime harçlık yarattığım binbir işte çalıştığım, kendimi bulup kaybettiğim öğrencilik yuvam. Kliması durdurulmayan buz gibi çalışma odaları. Sabahlara kadar çalıştığım tuşları hafif, sesleri ağır kuyruklu piyanolar. Uzun koridorlar, gülümseyen, aynı kaderi paylaşan suratlar...


Kokusunu hatırladım Bazaar'ın şimdi. Aydınlık ve temizdi. Sanki günlük hayat için gerekli her şey vardı. Ne güzel kartlar, kırtasiye malzemeleri, ne yasak abur cuburlar, koku koku temizlik malzemeleri. Of dinliyorum. Müzik aynı, sunum aynı. Ordayım sanki. Alex miydi adı, hiç konuşmayan bir zenci her akşam aynı saatte Gatorade almaya gelirdi ama ille Citrus Cooler. Bizim Türkler genelde sigara almak için uğrardı. İsviçreli civciv sarısı arkadaşım Dominic uzun sohbetlere gelirdi, birlikte kapatırdık Bazaar'ı. N'apıyor acaba şimdi?

Özledim o yılları. Şu an. Çok derinden. İlginçtir, her gün yoğun, her gün uykusuzdum ama hep mutluydum.

Sanki iki farklı insan olmuşum. O seneler, şu an. Hayaller. Gerçekler.
Mutlu muydum? Çok! Mutlu muyum? Çok!
İlginç tabii...

Mendelssohn Viyolonsel ve Piyano için Variations Concertantes. Dinlemeye devam.

Ayakta ve Hayatta

Burası Komuta Merkezi'm.



...di.

Ameliyattan eve döndüğümde böyle bir düzen kurmuştuk. Göğüs kafesi ve dikişler için oturur pozisyonu sağlayacak bin yastık. Boyun kasları ağrımasın diye rulo yastık. Kollar sarkarsa omuz kaslarım ağrıdığı için iki kola yükselti verecek yan yastıklar. Tüm ağırlığın popoya yüklenip, o cenahı karıncalandırmaması için ayaklara yükselti yastığı.

Kağıt havlum, nefesimi içime çekerek hop hop zıplatmaya çalışıp, 3 hafta sonunda ancak 3. ve mavi olan topu hafiften kıpırdatmayı ancak becerdiğim ciğer açma toplarım, şişirmek için azimle çalıştığım ve her gün Ada'ya nefesimle dolduracağım farklı renkte bir balon vermenin romantik hayalini kurup, her defasında tasarımına küfrettiğim şişmeden patlayan balonlar, kumandalarım, tek elimle iki satır yazmak için 2 saat harcadığım olmazsa olmazım bilgisayarım, yan tarafta yanına bir türlü yaklaşamadığım büyük Music Together "Yönetici Klasörü"m, üstünde tercüme edilmeyi bekleyen anne-bebek kurtarıcısı kutsal Tracy kitabım. Karşımda seyretmediğim televizyonum, yanımda bin bardak doldurup boşalttığım, boşaldığında çaresiz kaldığım su sürahim ve rengarenk ilaçlarım...

Hoşçakalın şekerler!

Artık ayaktayım. Artık hayattayım.

Bilgisayar ve kitaplarım masaya terfi etti, sağ elim hayatını sol elimle paylaşmaya karar verdi. Tercüme bekleyen kitabımın sayfaları birer bireeer çevrilmeye başladı. Açılmayan klasördeki paragrafların altı birer bireer çizilmeye başladı. Gecelikler isyanda, Yapıncak aleme kıyafetleriyle çıkmaya başladı.


Yaşasın! Ameliyat sonrasının "güç" denilen ilk üç haftası -hatta ondan da fazlası- geride kaldı
!!!