13 Ağustos 2008 Çarşamba

Elele

Ada sabahları şakıyarak uyanır. Yani bir 10-15 dakika, bazen daha fazla, şarkılar söyler, kendi kendine kahkahalar atar. Yanına gitmeyiz, günü karşılama keyfini yaşasın isteriz. Saat 7'ye 1-2 kala ama çoğunlukla tam da 7'de sesi sivrileşir, hafif kızgın ve crescendo'lu bir "aa" çeker. Vakittir.

Dışardan hafif şarkılar söyleyerek yaklaşırım kapısına, sesimi duyunca kızgın "aa" çığlığı, sabırsız kahkaha çığlıklarına döner birden. İçeriye girerim. Karşımda duran manzara, mucizenin manzarasıdır. Gözünde tarif edilmez bir sevgiyle çırpım çırpım çırpınan bir minik kız. Alırım onu kucağıma, öpüşür koklaşırız, sonra pencereye yönelir, ağaçlara, kuşlara, kedilere, köpeklere, komşulara selamımızı yollarız.

Geçmiş zamanın hikayesi...
Şimdi işler biraz değişik.

Ada sabahları yine şakıyarak uyanıyor. "Aaa" çığlığını duyan hane halkı, yine de benim onayımı almadan içeri girmiyor. Görev hafta hafta el değiştiriyor. Birkaç haftadır dede görüyor minik kızın ilk çırpınışlarını. Kendine uzanan kollardan o tutuyor kaldırıyor, ilk öpücüğünü o veriyor. Ben mi? Söylemiştim ya, ben eşantiyon anneyim. Her olayda yanında, ama ille birinin kuyruğundayım. Yine de gelişmeler var bu ilişkide. Ada'da bir algı değişikliği, bir sevgi yoğunlaşması yaşıyoruz, gözle görülür. En çok da bana (babası yoksa tabii!). Üç gündür yani.

Elimden tutuyor miniğim. Her daim. Arabasıyla dışarda yürüyüşe çıkıyoruz, annem arabasını itiyor, Ada'nın eli elimde. Öyle istiyor. Büyükanne, hala veya dede kucağına alıp, bahçe turu yaptırıyor, bu çiçek, bu böcek; Ada'nın eli elimde. Öyle istiyor. Biri onu yürütüyor, ille öteki eliyle benim elimi tutmak için çırpınıyor. Öyle istiyor.

Eli elimde, gözü gözümde, bir gülümseme dünyaya bedel. En mutlu eşantiyon anne ben miyim bu dünyada?

12 Ağustos 2008 Salı

Biraz Benden, Biraz Bundan, Biraz Şundan...

Bilgisayarımda yine wqxr.com. Balkonum açık, dışardan gelen ıslak toprak kokusu, uzaklardan gelen köpek sesleri. Yanımda Tracy kitabım, diğer yanımda yaz-çiz defterim...

Bugün yüzümü geleceğe döndüm. Gerçekten. Ne dündeyim, ne bugünde. Dünü es geçmek güzel, bugünü kaçırmak manasız. Geleceğe bakmaksa şu an safi heyecan. Dün sonbaharın kokusu uğradı buralara, bugünse ıslaklığı ve rüzgarı. Her ne kadar sıcak insanı, yaz insanı olsam da hoşuma gitti. Belki yüzümü bir anda geleceğe çeviren sonbaharın selamıydı, bilmiyorum.

Yine mevsim geçişi mi bilmem -buralarda ağustosun ilk yarısı yaz, ikinci yarısı sonbahardır- sahneye uygun bir mahmurluk vardı bugün üstümde. Ameliyat günümden beri geceleri ortalama uyku saatim 4.5 saat. Gecenin 3'ünde kalkıp karpuz yiyorum çünkü!! Eh karpuzlar da koflaşmaya başlayınca, uyku bırakmamaya başladı papucunu karpuza. Uyku saatlerim de artmaya başladı bir anda. O değil, yine bugün, tam da günün ortasında 3 saate yakın uyudum. Ne keyif! Ne beklenmedik.

Dinleniyorum, dimdik ve oturarak yatmaya alışıyorum. Ve de rahat geliyor, ne komik. Kendimi kumsalda kumların üzerine kurulmuş bir şezlongda güneşleniyor hayal ediyorum. Tutuyor. Yoğun bakımdaki hemşireleri nasıl bunalttığımı hatırlayınca, bugünleri bulmam mucize. Yeni ayılmışım, ağzımdan boruyu henüz çıkarmışlar, ilk sözüm "kalkıp yürüsem biraz?", hayır diyorlar, tutturuyorum, "lütfen, kalkıp yürümek istiyorum, böyle yatamam sürekli, yürüyebilir miyim?" ve bu soruyu her beş dakikada bir soruyorum!! Rezalet...

Aklım fikrim, Eylül ayında kavuşacağım öğrencilerimde, Music Together'ın resmi açılışında, vermeyi planladığım derslerin müfredatlarında, konser programlarında... Broşürlerde, websitesi metinlerinde, enstürman siparişlerinde. Tüm bunların yanında gıdım gıdım ilerlediğim -yine de yaşasın! ilerlediğim- tercümemde.

Ve...bunları yapmamı sağlayacak düzgün bir yardımcı bulmakta. Çok iş var, çoook...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Yağ Yağmur Yağ

35-40 dereceleri gördükten sonra....

"Yaşasın yağmur yağıyor dışarda!" Rüya gibi, o kadar yabancı ve o kadar özlenmiş ki.

Geçen sene Ada'nın doğduğu günlerde en ciddi su kesintilerini yaşamıştık burda. Bu sene ise, Kızılırmak'tan getirilen zehirli su sebebiyle, çayımızı, kahvemizi ve yemeğimizi bile iyi suyla yapmaya mecbur kaldık; bidon bidon sular aldık, harcadık.

Mevsimler, iklimler değişiyor. Önlemlerse yetersiz ve "rahatsız".

Yağmura muhtacız.

Derken dün cep telefonlarımıza mesaj düştü, yarın Ankara'da yağmur var! Hemen gerekli hayali kurdum bugün için. Gerçekleştirdik de bir ucundan.

Sabah iki damla attırdığında, Ada'yla yağmurun altında dolaştık mesela. Miniğim elleriyle yağmur damlalarını tutmaya çalıştı, sevinç çığlıkları attı, sarı saçları ıslandı, karardı. En sevdiği yeni "kucak" yardımcımız Hacer'in kollarındaydı, bense onların kuyruğunda. Eşantiyon anneyim ya...

Okuyan da gerçekten yağmur gördük zannedecek, paçamıza kadar ıslandık filan. Öyle değil, toptan fantazi. Gerçi bulutlar uğraşıp duruyor üzerimize iki damla damlatmak için, çarpışıp duruyorlar iki efekt yapıp, gök gürültüsü sanmamız için.

Yağamadı. Şöyle şakır şakır yağamadı. Kokusunu alıyorum ama, o iki damlayı saymazsak, ıslaklığı yüzümüzü yalamadı...henüz.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Eller ya da "Mam-ma"

Erken geldi, küçük doğdu. Hastaneden çıkışında 2.600 gr'dı. Sonra büyümeye başladı. Hızla. Sebebi, iştahı. Şanslıydık, biliyorum.

Annesine çekmiş, yemek yemeyi çok sevdi. Babasına çekmiş, hiç bir yemeği birbirinden ayırmadı, hepsini istisnasız mideye indirdi. Keyifle ve sevinç çığlıklarıyla yedi. Bir o kadar da inanılmaz bir hızla, iki kaşık arası kıyametler kopartarak -nerde kaldı öbür lokma diye!

Ama artık bir yaşında, kocaman kız. Bizimkilerin anlattığı hikaye kulağımda: "Lokantaya giderdik, sen 1 yaşında çatalınla kaşığınla kendi kendine yerdin yemeğini". Hmmm, bu ben. Peki o?

O hazırlopçu. Yaşadığı mideye indirme, hem de acilen mideye indirme heyecanından çatal-kaşık tutma, zaptetme gibi bir durum yakalamamız hiç mümkün olmadı. Ama...işte iki gündür elleri imdadımıza yetişti.

Ada "ben de büyüyorum" dedi.



Afiyet olsun minik kızım, küçük canavarım. Sakın bir gün bizi de mideye indirme, tamam mı?

7 Ağustos 2008 Perşembe

Zaman Tüneli

www.wqxr.com New York Times Classical Radio. Birkaç saattir kesintisiz çalıyor bilgisayarımda. Neden daha önce keşfetmemişim, şaşıyorum.

Eski bir dostla karşılaşmış gibiyim. Zaman tüneline girmiş gibi ya da. Bunca yıldır değişmeyen sesleri duymak ne ilginç. Olağanüstü yorumları, canlı yayınları saymıyorum.

Master yıllarım, New York'tayım. Hem okuyor, hem çalışıyorum. Bu radyoyu en çok, kaldığım yurttaki mini markette (nam-ı diğer Bazaar'da) dinliyorum. Yüksek sesle. Tezgahtarlık yapıyorum okul dönüşü, gecenin bir vaktine kadar açık Bazaar. Bir yandan ertesi güne hazırlanan müzik tarihi paper'ımı hazırlıyor, bir yandan yurda yeni taşınan çaylaklara (!) ahkam kesiyorum. Ya da tabii eve çarşaf çarşaf mektuplar döşüyorum. Gelen giden fazla değil, ama sohbete girince uzun dostluklar tam da o Bazaar'da başlıyor.

Yurt dediğim International House, en güzel anılarımın geçtiği, en keyifli mini konserlerimi verdiğim, en şaşalı balolara katıldığım, en bitmeyen danslarda kendimi kaybettiğim güzel mekan. Cebime harçlık yarattığım binbir işte çalıştığım, kendimi bulup kaybettiğim öğrencilik yuvam. Kliması durdurulmayan buz gibi çalışma odaları. Sabahlara kadar çalıştığım tuşları hafif, sesleri ağır kuyruklu piyanolar. Uzun koridorlar, gülümseyen, aynı kaderi paylaşan suratlar...


Kokusunu hatırladım Bazaar'ın şimdi. Aydınlık ve temizdi. Sanki günlük hayat için gerekli her şey vardı. Ne güzel kartlar, kırtasiye malzemeleri, ne yasak abur cuburlar, koku koku temizlik malzemeleri. Of dinliyorum. Müzik aynı, sunum aynı. Ordayım sanki. Alex miydi adı, hiç konuşmayan bir zenci her akşam aynı saatte Gatorade almaya gelirdi ama ille Citrus Cooler. Bizim Türkler genelde sigara almak için uğrardı. İsviçreli civciv sarısı arkadaşım Dominic uzun sohbetlere gelirdi, birlikte kapatırdık Bazaar'ı. N'apıyor acaba şimdi?

Özledim o yılları. Şu an. Çok derinden. İlginçtir, her gün yoğun, her gün uykusuzdum ama hep mutluydum.

Sanki iki farklı insan olmuşum. O seneler, şu an. Hayaller. Gerçekler.
Mutlu muydum? Çok! Mutlu muyum? Çok!
İlginç tabii...

Mendelssohn Viyolonsel ve Piyano için Variations Concertantes. Dinlemeye devam.

Ayakta ve Hayatta

Burası Komuta Merkezi'm.



...di.

Ameliyattan eve döndüğümde böyle bir düzen kurmuştuk. Göğüs kafesi ve dikişler için oturur pozisyonu sağlayacak bin yastık. Boyun kasları ağrımasın diye rulo yastık. Kollar sarkarsa omuz kaslarım ağrıdığı için iki kola yükselti verecek yan yastıklar. Tüm ağırlığın popoya yüklenip, o cenahı karıncalandırmaması için ayaklara yükselti yastığı.

Kağıt havlum, nefesimi içime çekerek hop hop zıplatmaya çalışıp, 3 hafta sonunda ancak 3. ve mavi olan topu hafiften kıpırdatmayı ancak becerdiğim ciğer açma toplarım, şişirmek için azimle çalıştığım ve her gün Ada'ya nefesimle dolduracağım farklı renkte bir balon vermenin romantik hayalini kurup, her defasında tasarımına küfrettiğim şişmeden patlayan balonlar, kumandalarım, tek elimle iki satır yazmak için 2 saat harcadığım olmazsa olmazım bilgisayarım, yan tarafta yanına bir türlü yaklaşamadığım büyük Music Together "Yönetici Klasörü"m, üstünde tercüme edilmeyi bekleyen anne-bebek kurtarıcısı kutsal Tracy kitabım. Karşımda seyretmediğim televizyonum, yanımda bin bardak doldurup boşalttığım, boşaldığında çaresiz kaldığım su sürahim ve rengarenk ilaçlarım...

Hoşçakalın şekerler!

Artık ayaktayım. Artık hayattayım.

Bilgisayar ve kitaplarım masaya terfi etti, sağ elim hayatını sol elimle paylaşmaya karar verdi. Tercüme bekleyen kitabımın sayfaları birer bireeer çevrilmeye başladı. Açılmayan klasördeki paragrafların altı birer bireer çizilmeye başladı. Gecelikler isyanda, Yapıncak aleme kıyafetleriyle çıkmaya başladı.


Yaşasın! Ameliyat sonrasının "güç" denilen ilk üç haftası -hatta ondan da fazlası- geride kaldı
!!!

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Küçük Ada Tatilde

Deli bir yaz tatili geçiriyor. İstanbul'da olsaydık, bir hafta izinler kullanıp, klasik bir deniz kenarı tatil köyü yapacaktık herhalde -ondan da şüpheliydim ya. Oysa bu karasal Ankara'da Ada'nın en sulusal tatili geçirdiğinden eminim. Her gün havuza girdi mesela, çıkmamacasına. Çimlerin üstünde yaşadı. Börtü böcekle tanıştı, çiçekleri kokladı -ve tattı. Ve de ağacından meyvalar kopardı, yedi. Bolu Dağı'ndan da yüksek noktada temiz havanın tadını çıkardı. Bundan güzeli var mı?

İşte böyle günler geçiriyor Adakız. Belki anne kucağında değil, ama çoook büyük bir sevgi çemberinde. Ve yüzünden anladığım kadarıyla da bundan çok hoşnut. Daha sık gelmek gerek buralara, anneanne-dede ziyaretine, ameliyat sebebiyle filan değil, basbayağı tatile Ankara'ya gidiyoruz diyerek. Neden olmasın?

5 Ağustos 2008 Salı

Gel-Git

Tamam. Dünkü yazı pek benden beklenen bir yazı değildi. Ama oluyor işte. Gel-gitler oluyor.

...diyorum ama çok da olmadı şimdiye dek. Gerçekten her gün daha iyiye gidiyorum ve dolayısıyla moralim yerinde. Elele tutuşarak "sevişme"nin güzelliğini öğrendiğim için sonsuz mutluyum mesela. Ama işte dün başkaydı. Daha sabah tatsız başladı her şey. Her sabah kendi kendine kahkahalarla ve şarkılarla uyanan Ada, dün saat 6.30 civarı ani ve yüksek perdeden bir haykırışla uyandı. Yanına gitmek için 7'yi beklemek gerek ama durum acaip bir durum, rastlamadığımız, bilmediğimiz. Babası da burdaydı, gittik...

Kabustu tahminim. Başrolde de ben, hissetmesi zor değil. (Tabii senaryom belli: Annesinin kucağına gelmek istedi, annesi de dans ederek kaçtı. İşte kabus). Ada kızgın bakışlı, düşman tavırlı davranışlar sergilemeye başladı bir anda. Bana. Ne yanında olmamı, ne onunla konuşmamı; benimle ilgili hiç bir şey istemiyordu sanki. Bir isyan hali, lafı bilse "istemiyorum, giiiit!" diye bağıracak.

Kabustur bebeğim gel bakalım şimdi deyip onu kucağıma alıversem, iki sırtını sıvazlasam, biliyorum her şey değişecek. Bebeğim sakinleşecek. Gel gör ki, 3 ayda kapanır dedikleri kemikler, dikişler biliyoruz ki her şeyin başında; daha sadece 3 hafta geçmiş. Onu kucağıma alabilmenin imkansızlığını zaten göğsümde duyduğum ekşi acıyla her daim hissediyorum.

İşte dünkü yazı da benim o ana bir isyandımdı herhalde. Tamam güçlüyüz, biyoniğiz ama insanız da aynı zamanda. Öyle değil mi? Bazen küçücük bir hareketin her şeyi çözebileceğine inanıyor insan. Yapamayınca da derin hüsran işte böyle. Ve de isyan.

Bir de ... sonrası var tabii. Ekşi başlayan gün, ekşi devam etti, özellikle Ada için. İlk 4 dişini -ki sadece 2'sini görebiliyoruz hala- dertsiz, sedasız çıkaran miniğim; zannedersem dün ilk kez sıkıntılı bir diş çıkarma deneyimi yaşadı. Hafif ateşli, hafif iştahsız, bol mokurtulu, az gündüz uykulu, hafif ishalli. Kitapların dediği gibi.
Bugün neyse gün yine güzel başladı. Miniğim tatlı uyandı. Tatlı ve keyifli. Ben de isyansız kalktım. Zinde ve güçlü.

Gelll-gittt, gelll-gittt...

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Ağrıma Gidiyor

Aslında burdayım, yanındayım. Ama hiç bir annelik görevimi yerine getiremiyorum. Yalan mı?

Değil.

Ben ki daha hamileyken aile büyükleri ile pazarlığımı yapmışım. Bebeğime ben bakacağım kimse karışmasın demişim. Ben ki ilk banyosunu kendi kendime yaptırmışım, zaptedemeyecek hale gelene kadar bu mutluluğu kimseyle kimseyle paylaşmamışım. Ben ki başka biri Ada'yı beslemeye kalktığında kaplan kesilmişim, sesimi çıkaramadıysam odaya gidip hırsımdan ağlamışım. Ben ki her sabah onu kaldırmış, her akşam ona gününün son öpücüğünü vermişim. Ben ki sistem-huzur uğruna -onun için doğru olanın bu olduğuna inanarak- pek de tatlı olmayan deneyimlerle ona bağımsız olmayı bir nebze öğretebilmişim; ben ki bir yaşına kadar 24 saat yanından ayrılmamışım... Onu içime içime sokmuş, dakikalarca masallar anlatarak, sırtına pıtpıt yaparak gezdirmişim. Ne ağır gelmiş, ne bir şikayetim olmuş, en büyük mutluluğum onun kokusunu, sıcaklığını içime içime çekmek olmuş...

Off. O kadar büyük ameliyatlar geçirip yanında kalabildikten sonra böyle konuşmak ne kadar ayıp geliyor. Ama...


Ağrıma gidiyor. Ağrıma gidiyor.

1 Ağustos 2008 Cuma

Küçük Dünya

Şu yazımı okumuşsunuzdur. Hani ameliyat haberimi bir dialogla verdiğim yazımı.

Dün yine hastanedeydik. Bir türlü kullanacağım ilacın miktarı ayarlanamıyor. Bunun için de her gün hastaneye gidip kan vermeye devam ediyorum. Damarlar artık isyanda; bir tane daha enjeksiyonu kabul etmemek için, hem derinlere saklanıyor, hem de kendilerini sertleştiriyorlar. Olan bana ve hemşirelere oluyor. Kendimi bıraktım, onlara acımaya başladım zaten. Beni görünce eyvah yine mi sen diyorlar eminim. Son gidişlerimde mecburi birkaç boş deneme oluyor, bu sefer de benim başım dönmeye başlıyor. Ama kana ulaştıkları denemede bu sefer ben başlıyorum, aman ne iyi becerdiniz, övgüler, vs. Bir gün sonra tekrar geleceğim ya...

Dün yine bu şekilde kanımı aldırmışım, hastanenin lobisinde sonuçları bekliyoruz. Birden bir ses:

-Geçmiş olsun, girip çıkmışsınız, nasıl geçti ameliyatınız?
-İyi geçti (Beni tanıyor gibi konuşan biri ama ben tanıyor muyum? Bilmiyorum. Ama bir yerden gözüm mü ısırıyor ne?)
-Hatırladınız mı beni?
-?
-Sizinle havaalanında karşılaşmıştık, kızınızlaydınız.

O yazımda yazdığım hanım!!! Bir arkadaşını getirmiş hastaneye. Koskoca Ankara'da, orda, o anda, o noktada, iki koltuk karşımda oturmuş ameliyatımın nasıl geçtiğini soruyor...

Şaşırdım tabii, ne küçük dünya diye. Sonra da o güne gidiverdim. Ardından bu güne geliverdim. İki sahne karşımda. Birinde önüm belirsiz, hanıma sesim kaça kaça verdiğim cevap: Ameliyat için geldik. Ada kucağımda, korku damarımda. Bugünse ameliyat atlamış bitmiş, ben ayakta...

Geçmiş günler, güzel geçmiş hem de. Sevindim.