9 Haziran 2008 Pazartesi

Ne Mutlu Ettiniz

Ce-eee yaptılar gittiler. Ada değil. Anneanne ve dede. Kısacık kalıp, hemencecik gittiler. Büyük hala Büşşin de onlara uydu.

Olmadı ama, olmadı. Doyamadık ki size...

Bizimkiler gideli bir haftayı geçti. Ama fotoğraflar şimdi elime geçince kaydetmemek, arada iki de sitem etmemek olmazdı fırsat bulmuşken. Geldiler, sevindirdiler, gittiler. Şimdi oğullarının yanında Kaş'talar, hatta belki ordan da ayrılmış durumdalar. Hızlı ya bizimkiler. Çat ordalar, çat burdalar. Bilmece gibi.

Ankara'yı sever, ayrılamazlar. Her zaman yalvar yakarla gelir, çabucak kaçıp giderler, doyamadan. Nezaket mi? Hmm. Ana-babadan bu kadar nezaket fazla değil mi? Hadi bize tamam da, küçücük, minicik kızı hiç mi özlemiyorlar? Onlara da sorsak, "Dayanamıyoruz bu Adakız'ın özlemine, yine kaçtık geldik" diyorlar.

Dedim ya sitem yapacağım, yoksa bilmiyor muyum içlerinin titrediğini?

Ayrıca biliyorum ki, tüm bu ce-eee'ler biz Ankara'ya onlara gidelim, rahat rahat uzun uzun onlarda kalalım diye. Geleceğiz, geleceğiz. Babamız gelecek haftasonu Ankara'daki büyük partiye katılmaya razı olmasa da; yakındır, sıra bizde, biz de yollara düşeceğiz.

Haftaya pazar, Ankara'da değil ama burda Ada'dayız. Babalara da hediye, bir konser yapacağız. Bekleriz...

6 Haziran 2008 Cuma

Yazının Dili

Pınar'la buluştuk bugün. Pınar kırk yıllık arkadaşım. Benzer şeylerden zevk alır, benzer şeylerin hayalini kurarız. Onu dinlemek harikadır, o da can kulağı ile dinler, her konuda fikri vardır. Dobradır Pınar. İçi neyse dışı odur. İncedir, yırtıcı bir meslekte de olsa, hayatı bir sanatçı gibi yaşar. Görür, duyar, düşünür.

Pınar kırk yıllık arkadaşım.
Ben de bir yalancıyım.

Kırk yıllık arkadaşım değil, blog arkadaşım. Onu blogundan, blogumdaki yorumlarından; tam da yukarda anlattığım gibi tanıdım. Bir de Music Together buluşmasındaki "memnun oldum", "ben de"lerden. O kadar. Bugün buluştuk. Kahvaltı yaptık, 4 saat. Eski bir dost bulmuş gibi oldum. Konuşmaktan sesim kısıldı, yoruldum.

Ne güzel oldu...

5 Haziran 2008 Perşembe

Kaza

Dün Adakız ilk korkulu kazasını yaşadı. Kaşla göz arası yataktan düştü ve yere kafasını vurdu. Kabus gibiydi.

Ben üstümü değiştirmek üzere odaya gelmişim, Ada'yı iki kişilik yatağın ortasına oturtmuşum -her zaman olduğu gibi. Oynuyor. Ne ara nasıl olduğunu göremeden, bir ses ve Ada yerde. Bilemezsiniz kendimi nasıl hissettiğimi. Aslında bilirsiniz, çünkü çoğunuz annesiniz.

Parkeye vurmuş kafasını, sesi geldi. Kaptığım gibi fırladım. Soğukkanlıydım neyse ki, o da azıcık ağladı ve sustu -inanamıyorum. Önce biraz soğuk su -evde buz yoktu, aksilik ya; sonra da hemen yola koyulduk. 5 dakikada hastanedeydik. Şansımıza akşam olmasına rağmen Ayça Hanım hala yerindeydi. O arada kızımın alnı şişmeye ve morarmaya başlamıştı. Ne dualar ettim, nasıl kendi kendime yollarda konuştum sormayın. Bebeklere ilkyardım dersi almıştım hamileliğimde, ama buz dışında bir şey gelmiyordu aklıma. Buz ve doktor.

Doğru yapmışım. Doktorumuz bizi hemen sakinleştirdi. Alna alınan darbe genelde tehlikeli sonuç doğurmazmış. Ayrıca 6. aydan sonra bebekler, kendilerini koruma refleksi geliştirdikleri için usturuplu düşerlermiş. Gerçekten de öyleydi, kollarıyla kendini korumuş gibiydi yerde kuzum. Doktorumuz buzlu kompres ve Lasonil sürmemizi, uyutmada bir sıkıntı olmadığını ama 2 saatte bir kulak memesini sıkarak hafifçe uyandırmamızı ve her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol etmemizi önerdi. Kusma ve bilinç kaybı gibi bir şey olursa da derhal acile gelmemizi söyledi.

Adakız iyi. Dün hatta iyice belirgin olacak gibi görünen morluk ve şişlik bile azalmış durumda bugün. Çok ciddi bir şey atlattık. Ama çok da güzel bir şey yaşadım bu sayede: Kızımı uyurken gördüm, gittim geldim seyrettim uzun uzun.

O kadar güzeldi ki, o kadar derin ve güzel uyuyordu ki. Biz odasına görüntülü telsizlerden koymayı hiç istemedik. Yanlış diyebilirsiniz ama bebekken bile sanki onun kişilik haklarına saldırmak gibi geliyordu bana. Sonuçta yattığı gibi kalkan bir bebekti. İyi geceler öpücüğü verir, kapısını kapatır çıkardık. Zaten sadece ilk ay, Ankara'da aynı odada yatmıştık. Çok güzel uyuyormuş bebeğim, ve rahat. Öyle mutlu oldum ki...

Sabah da yine her zamanki güleryüzüyle uyandı minik. Ne büyük bir şey atlattığının farkında mı bilmem... Bense şükredip duruyorum. Kazalar olacak, ama Allah hepimizin çocuklarını kötü kazalardan korusun.

4 Haziran 2008 Çarşamba

Elma Şekeri

Bir kaç günlük inziva yetti, canımıza tak etti. İdil'ciğin ilk doğumgününde kendimizi dışarı attık. Fenerbahçe True Blue'daydık. İlk gidişimiz, sevdim. Buralar böyle, şehrin içinde birden bir plaj çıkıyor karşına, ya da bir orman, artık şaşırmıyorum ben bu İstanbul'a. Çiğdem bizi çok güzel ağırladı, anneye teşekkürler, kızına mutlu yaşlar!

Ben herkesi özlemişim, artık bence çocuklar da birbirlerini özlüyorlar. Tamam tamam özlemeseler de, en azından birbirlerinin gerçekten farkındalar. Arayı açmak iyi olmuyor. Bizimkini yine kilo almış buldu herkes, herkesin ablası gibiydi, doğruya doğru. Korkmuyor değilim hafiften, artık şekil tam bir şişman çocuk görünümüne dönmeye başladı.

Canım elma şekerim, seni şapır şupur yerim.

3 Haziran 2008 Salı

Kalpten Teşekkür

İyiyim. Verilen tonla ilaç olumlu etkisini gösteriyor. Bir de tabii baş ağrısı, göz kızarıklığı, sersemlik ve uyku gibi olumsuz etkilerini de. Anladığım "müşahade" altında tutulacağım. Düzenli aralıklarla hastane ziyareti. Hadi bakalım... Kötüsünden korkuyordum, şimdilik ertelendi gibi, en azından bir ay.

Arayan, yazan, sevgisini, desteğini gönderen herkese en en içten teşekkürlerimi yolluyorum. İyi ki varsınız...

30 Mayıs 2008 Cuma

Küs Kalp

Bugünse benim doktor günümdü. Hani dertlerim vardı ya.

Meğerse sorun kalbimdeymiş.

Ben ki onu ne kadar iyi tutarım, severim, okşarım, üzülmesin diye hayatımı diken üstünde yaşarım. Kötü şeyler görmeyeyim, duymamayım diye gözümü, kulağımı kapar; hayata pembe gözlükle bakarım.

Oysa hala üzgün. Derbeder. Kapakçığı bir tarafta, kulakçığı öbür tarafta. Yaygara da yaygara. Tepinip durur. Komşularına da rahat vermez. Ciğerlere kovalarla su atar. Ciğerler de benden alır hıncını, uyku uyutmaz, nefes aldırmaz.

Bilmiyor onlar da, kalbimi ne kadar iyi tuttuğumu.

Ben öyle diyorum ama kalbim bana hala küs...

29 Mayıs 2008 Perşembe

Büyüyorum, Eğleniyorum, Öğreniyorum: Spor

Montessori grubumuzun bu haftaki teması "spor"du. Bir fotoğraf sıkıntısı var hayatımda. Yaşananları kaydetmeyi son derece önemsediğim iki olayda, hiç fotoğraf çekemedim: Son iki Music Together dersi ve Büyükada Şan-Piyano Resitali.

Bu seferse BEÖ aktivitemiz için buraya ekleyeceğim fotoğraf yok. Fotoğraf çekmeyi bekledikçe yazmayı erteliyorum. Biraz daha geç kalırsam hafta bitecek, aktiviteyi kaydetmemiş olacağım.

Onun için...kısa keserek, hemen başlayayım. Fotoğrafımız yok, çekersek anında burda ama.

Tema "spor". Sportif aktivite yaptıracağım Ada'ya. Yaptık, hem de bol bol. Aslında günlük rutinimizin bir kısmını zaten bu aktiviteler oluşturuyor, doğal olarak. Ama bu hafta daha bilinçliydik.

Ada bazı hareketlerinde biraz önden, bazılarındaysa biraz arkadan gidiyor her yaşıtı gibi. Oturmayı, dönmeyi erken erken beceren kızım, ayakları üzerine basmayı mesela çok geç öğrenmişti. Bunun bir sebebi de benim ona yol göstermekte geç kalmamdı. Geçen haftalarda sadece bir haftalık çalışma sonucu ayakların da önemli bir organ olduğunu, hatta onlarla pek de eğlenceli şeyler yapılabileceğini fark etmişti Adakız.

Bu hafta bir-iki hareket üzerinde daha yoğunlaşalım istedim. Çok çalıştık: Ellerinden tuttum yürüdük -her bir adıma hep birlikte "hoop, hoop" diyerek! Ve yüzüstü yatış pozisyonundan geri dönmeyi öğrendi Adakız. Sonunda.

İkincisinde o kadar inatçıydı ki, en az 4-5 aydır kolayca sırtüstünden yüzüstüne dönerken, bir türlü tersini yapmak aklına gelmiyordu. Bazen bu, geceleri panik halinde uyanmasına da sebep oluyordu. Sırtüstünden fark etmeden yüzüstüne dönüp, elleri üzerinde kalıp napacağını bilemiyordu. Zavallı bir durum yani.

Sonuç: Anneye babaya görev düşüyor, bir şeyi bol tekrarla gösterirsen, çalıştırırsan, oluyor. Öğrendi minik. Henüz gece panik halindeyken bu yeni yetiyi hatırlayıp dönmeyi becerir mi bilmiyorum ama normal zamanda artık her iki yöne dönebiliyor. Diğerinde ise, evet bol bol evde hop hop yürüyouz, üşenmeden, bacakları böylece daha da güçlenecek bebeğimin. sonra da gerçek adımlar gelecek. Gelecek mi gerçekten?

25 Mayıs 2008 - devam

Hikaye şöyle başlıyor: Benim evlenip geldiğim şehirde oda müziği çalışmalarım için fıldır fıldır müzisyen aradığım dönem, kimseyi tanımıyorum Istanbul'da. O da deliler gibi kendine bir piyanist arıyor. "Dualarım gerçek oldu" diyor.

Rudi Romeri ile, ben 7.5 aylık hamileyken tanışıyoruz. Haftada bir buluşalım müzik yapalım diyorum. Ada bir ay sonra gelecek, olsun. Üniversiteyi, konserleri bırakıp Istanbul'a gelmişim ya, müziği çok özlemişim ya, bebek engel olmaz diyorum.

Buluşuyoruz, bol sohbetli, bol müzikli cumalar var artık. Ada müzikle büyüyor. Genelde koltuğunda Rudi'nin şarkılara kendi şarkılarıyla eşlik ediyor. İlle de piyano başına oturmak isteyip mızmıza başladığında Rudi kucağına alıyor, öyle söylüyor.

Çoğunlukla yaylılarla çalışmışım. Kontrtenor repertuarı çok tanıdık değil. Çalıyorum, tanıyorum, çok seviyorum. Rudi de iyi söylüyor. Bir bakıyoruz, bir sürü eser çıkarmışız. O arada 29 Ekim'de Cumhuriyet Balosu'na davet ediliyoruz, kısa bir resital için. Herkes çok memnun, biz de bu memnuniyetten daha memnun kalarak tamam diyoruz, devam.


Gün bu günü buluyor, mayıs sonu bizim evde bir mini resital yapalım derken, bir bakıyoruz bizim düşündüğümüz hafta benim doğumgünüme denk geliyor.

Devamı resimlerde... Öncesi, gece bülbül sesleri eşliğinde çalışırken; ertesi gün Rudi ile konserin son selamında; konser sonrası pastamı keserken; her şey bittikten sonra Ada ile iki tıntın, bir pımpım yaparken. Dediğim gibi, ben resim çekemedim, çekenler yolladıkça slayda ekleyeceğim.

Rüya gibi bir gündü benim için, en güzel doğumgünlerimden biri. Ve tabii hayallerin gerçekleştiği. O evde -Fethi'ye dedesinden miras anı dolu bir mekan- böyle konserler gerçekleştirmeyi kaç zamandır düşlüyordum. Aile arasında çalmıştım da, ama bu seferki başkaydı, kalabalıktı, ve mutlu, pozitif bir kalabalık. Gelen herkese teşekkürler.

Devam edeceğiz, belki yazın ayda bir kere? Belki başka enstürmanlarla? Bakalım... Düşle Yapıncak düşle.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

10. Ay Doktor Randevumuz



Ve Adakız minik hayatının çift rakamlı aylarına geçti. Büyüdü! Tam tamına 10 aylık oldu miniğim, kocaman bebeğim.

Uslu kızım çılgınlaşmaya da başladı bu ay, fıkır fıkır yerinde duramaz oldu. Yormaya başladı sanki bizi
yavaştan. Yakında başımıza geleceklerin sinyaliyse bu, yandık!


Ben küçükken hiç oyuncakla oynamamışım, ne bebeklere ne başka herhangi bir oyuncağa yüz vermişim (varsa yoksa resim yapar ya da dergi okurmuşum-bebek okuması, renkli sayfalar bir baştan sona, bir sondan başa...).

Annem şimdi diyor ki, sen çocukken kaçırdığın şeyin tadını şimdi çıkartıyorsun. Ada senin oyuncak bebeğin. Onunla evcilik oynar gibi oynuyorsun. Doğrudur. Bu resme bakınca annemin bu lafları aklıma geldi. Benim oyuncak bebeğim Ada'cığım, can kızım.

10. ay doktor randevumuz vardı dün. Her şey yolunda. Boy 73.5 cm, kilo 10035 gr. Ferrum'umuz 7 damlaya çıktı. Menümüze haftada 2 öğün balık eklendi. Adakız yaşadı. Tek sebze yemeklerine geçiyoruz sonra. Demektir ki, Ada artık bizimle gerçekten aynı yemekleri yiyebilecek. Tuzsuz ve az yağlı olmak şartıyla tabii.

Yine keyifliydi mintoş hastanede ve yine Ayça Hanım'a Banu Alkan pozları veriyordu. Pek güldürdü bizi. Hadi bakalım küçüğüm, 2 ay sonra bir yaşında olacaksın. Ne çabuk geçiyor değil mi zaman? Ama sanki mutlusun bu dünyada olmaktan. Biz öyle mutluyuz ki seninle olmaktan.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

25 Mayıs 2008 Konser ve Doğumgünü


Günün güzelliğini hangi sözlerle anlatabilirim ki? Anlatamam... Resimlerle anlatmayı denesem, hatta bir-iki video ile? Çünkü kaydetmek gerek. Kesinlikle. Ama şimdi değil. Bundan sonraki postta.