14 Mayıs 2008 Çarşamba

Tuvalet Eğitimi

Öncelikle söyleyeyim ki, biz daha bu derse gelmedik. Ve böyle düşündüğüm için Tracy Hogg'un kitabındaki bu bölüme yan gözle bile bakmamıştım. Bir vesileyle dün açtım, baktım: Yanılmışım biz o derse gelmişiz!

"Nasıl yani? Senin çocuğun 10 aylık bile değil henüz" mü dediniz? Evet doğru, ama Tracy bunda da önlemi çabuk alma taraftarı. 9 aylıkken başlanabilir diyor! (Çoğu sistem 18 ayda başlatır).

Aslında çok daha şaşırtıcı sistemler de var. Tuvalet alışkanlıklarında doğal çözümü savunan ve bez kullanımına tamamen karşı çıkan sistem mesela. (İlgili kitap: "Diaper Free") Bezleri atma konusu, çevrecilerin de hoşuna giden bir konu bu arada (bebek bezleri 500 yıl yokolmadan doğada kalıyor, ciddi bir çevre kirliliği sebebi; ve her bezin %30'u petrol içeriyor). Aslında düşününce bu kullan-at bez meselesi gerçekten de hoş değil. Düşünün bebeğin ilk 2-3 yılında poposunda bir koca plastik bir şey.

Eee peki?

Yo hayır, ben öyle bir şey yapmadım. İlk aylarında tüm enerjimi, bebeğimin kaka-çiş işaretlerini anlamaya ve yine kaka-çiş temizliğine vermedim. (İlginçtir bu arada, aslında Ada ilk 2 ay çiş yaparken, sadece o meseleye has bir 'e' sesiyle söylüyordu!)

Neyse bir uç sistem bu, bezsiz sistem. Diğer uçta da, "her şey bebeğe bağlı, hiç bir şey yapma, o ne zaman gerekirse o zaman başlar ihtiyacını söylemeye, bezini reddetmeye" diyen sistem var.Tracy orta yol galiba.

İlk kitabında 18 aylıkken başlanmasını uygun görürken, bu kitapta 9 aya uygundur diyor. Böylelikle de 9 aylıkken eğitime başlatılan çocuk, bir yaşında bu işi tam olarak sonuçlandırmış oluyor.

Yine rutin öneriyor: "Sabahları kalkar kalkmaz ve her yemekten 20 dk sonra -max.5 dk- tuvalete oturtun çocuğu." Oturak için de, bir kaç geçiş işlemi daha olmasın diye, bağımsız bebek lazımlıkları yerine, klozet adaptörlerini tavsiye ediyor. Rahatça oturabilen çocuk, kararlı anne-baba ilk gerekenler. Çocuğun işaretlerini okumak önemli. Sonra tabii çocuğa örnek olma meselesi. Tuvaletteyken çocuğunuzu da içeri alın, sizi seyretsin. Çünkü çocuklar taklit ederek öğreniyorlar. Oturmakla kaka-çiş yapmayı bağdaştırması için bunu görmesi gerekiyor.

Tracy 9-16 ay, 16-23 ay, sonra da daha sonraki yaşlara ayrı ayrı öneriler sunuyor. Yaşla beraber sistem değişiklikler içeriyor. Mesela başlangıçta yeni şeyler denemeye açık ve sizi taklit etmeye, mutlu etmeye bayılan çocuğunuz, iki yaşına geldiğinde sizinle güç savaşına giren, 'hayır'cı bir karaktere dönüşüyor. Bu yaşlarda bu alanda zorluk yaşanıyor ama yine bu yaşlarda konuşarak ve göstererek anlatmak işleri kolaylaştırıyor.

Aslında önemli olan hangi sisteme başladıysanız, sonuna kadar onu götürmek. Tracy ya da başkası. Tracy bir sürü ayrıntıya iniyor bu konuda da, her şeyi burdan anlatmak imkansız.

Sonuçta her anne-babanın hoşuna giden, kendi aile yaşamlarına uyan farklı bir bebek yetiştirme sistemi var. Biri Tracy'yle -benim gibi- rahata eriyor. Öbürü daha doğal, ya da daha katı sistemleri tercih ediyor, ya da ailesinin kendini büyütürken faydalandığını ve faydalandığını. Biri için annesinden anneannesinden miras sistem en doğru sistem, öteki keşke ben böyle yetişseydim diye annesine sitem ediyor... N'olursa olsun işte bir şekilde bu minikler büyüyor.

Ben herhalde hemen başlamayacağım bu işe. Kafamın rahatladığı ilk anda, evet. Çünkü Ada'nın hazır olduğunu hissediyorum. İşaretlerini görüyorum, kaka saatleri nerdeyse kurulu saat gibi -ve işin kötüsü genellikle yemek vakti!

13 Mayıs 2008 Salı

Yine Tracy, Hala Tracy

Tracy.

Bizim evde iki lafın biri Tracy. (Tracy "The Babywhisperer" / Tracy "The Hayatkurtarır"). "Bir kitap okudum hayatım değişti" hikayesi, bizde Tracy'nin hikayesi, ya da onun sayesinde bir küçük bebeğin gelişiminin.


Tracy'yle daha hamileyken tanıştım. Önerileri sayesinde bebeğimin dilini biraz olsun anlayabildiğimi düşünmeye başlamıştım, hem de bu dünyadaki ilk günlerinden itibaren. Doğumdan önce, kitabında verdiği tiyolarla kırk yıllık anne gibi karşılamıştım nerdeyse bebeğimi. Kitapta ne dediyse tutması, yazdıklarına olan ilgimi iyice arttırmıştı. Çok mu teknik gidiyorum, kitapla bebek yetiştirilir mi soruma; uykusunu iyi uyuyan, yemek sorunu olmayan huzurlu bir bebek cevap veriyordu.


En sonunda bir şekilde evde birikmiş olan diğer bebek bakım/eğitim/yetiştirme kitaplarını bir kenara atıp, sadece Tracy okumaya başladım. Önce küçük mavi kitabı (yeni baskıda ikisi de büyük galiba). Altı çizildi bir sürü şeyin. Tekrar tekrar okunmaktan sarı yaprakları iyice 'pörsüdü'. Tekrar tekrar okudum, döndüm yine okudum...

Sonra Ada 3 aylıkken hediye kimliğinde diğer kitabı geçiverdi elime -Hande'ciğim sağolsun. Büyük olan kitap. Büyük ve parlak ve kapsamlı. Detaylı olan. Ve ben göreve başladım. Misyon insanıyım ya (!), sekmeden dediklerini uyguladım Tracy'nin -bir yazara güvenmeye gör. Her şey şaşırttı bizi. 3 aylıktan itibaren net bir rutini olan, geceleri hiç uyanmayan, gündüzleri belirli saatlerde uyuyan, yiyen, oynayan, huzurlu bir bebeğimiz oldu.

Hemen her gün bizim evden "aman sus, çok şükür" lafları eksilmez oldu. "Ne kadınmış, nur içinde yatsın" duaları gitti kadıncağızın ruhuna.


Bugün uzun aradan sonra bir daha aldım kitabı elime, büyük parlak olanı. Bu sefer 'tuvalet eğitimi'ne yoğunlaşmak üzere. Ayşegül'e oğluna başlattığı tuvalet eğitimi ile ilgili Tracy'nin kitabındaki görüşleri iletme sözüm üzerine. Okudum, öğrendim.

Dedim sonra, hadi bloga da yazayım, uyku "ı-ıhh" dedi.
"Yazma, uyu". "Yarın yazarsın, aklın başındayken".

Çok uykum vardı, Tracy'nin uykumda ne işi vardı. "Tamam" dedim..

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Benim Günüm

Anneler gününün içinde barındırdığı birbirine yakın ve uzak tüm duygusal durumları damarlarımda yoğunen yaşadıktan, ve sonra ayaklarımın yine yere bastığını hissettikten sonra, kendi kendime, sadece kendim için kullanacağım bir kaç saat hediye etmeye karar verdim. Ada'nın uyku saatinde çıkıp, uyanma saatinde dönmemek üzere sokaklara attım kendimi.

Yürüdüm önce uzun. Her şeye gözüm doldu, kavga eden çiftlere, elde çiçek/yüzde gülücük/kolda koca/pusette bebek annelere, elinde balon torunun ağzının içine bakan tatlı dedeye, Erenköy Camii'nin önündeki yaşlı kimsesiz kadına, süslü püslü dünyayı ben yarattım-asık suratlı genç kızlara... En çok da kendime gözüm doldu klasik, bir mutluluktan, bir başka şeylerden. Yürüdüm durdum, yürümeyi severim.

Önce CKM'ye gittim. O hep Ada'yla gidip kitapçılarda uzun uzun gezip, çıkar çıkmaz bir Ada'nın arabasına, bir yandaki uzun merdivenlere uzun uzun bakış atıp, kaaaç zamandır gezemediğim sergi salonuna çıktım. Serginin adı/teması "Kırmızı". En sevdiğim renk. Bir sürü ahbap, tanıdık ressam. Yıllar öncemin favori ressamı Mustafa Ata'nın karşısında mıhlanıp kalmıyorum bu sefer. Zahit Büyükişleyen heyecanlı geliyor yine, biraz vakit geçirtiyor önünde. İlginç bir şekilde favori resmim Oktay Anılanmert'in ortancası bu sefer. 8 milyar. Neden o resim, şaşıyorum. Ruh durumuna göre mi değişiyor zevkler acaba diyorum.

Sergi çıkışı en büyük kıyağı çekiyorum kendime. Sinema ve tam da güne layık bir film, anneler kadındır ya... Kadın filmi "Karamel". Of...ne güzel bir film Allah'ım. Ne keyifli bir gün. Patlamış mısır almıyorum, yine de mutluyum.

Film Lübnan'lı bir kadın yönetmen Nadine Labaki'nin, kendi de oynuyor filmde. Almodovar kokulu bir film. Onunkiler kadar çarpıcı bir senaryo yok ama. Olağan hayatlar. Kadınlık yoğunluğunda her şeye ucundan dokunmuş; güzellik, aşk, dostluk, bekaret, eşcinsel duygular, bunama, menopoz, hayalkırıklıkları...ağdalar, manikürler, pedikürler; küpeler, takılar, şık şıkırlar. Ve Lübnan'da geçiyor, tanıdık kelimeler, tanıdık mekanlar, tanıdık tepkiler, ilişkiler. Çok hoşuma gidiyor. Gidip görün derim.

Sinemadan çıkıp biraz daha yürüyorum, sinema iyi gelmiş, daha bir güleryüzlüyüm sokaklarda. D&R'a gidiyorum. Toros Can'ın Purcell CD'sini almak için. Geçen gün radyoda duymuştum çok kısa. "Taze" gelmişti. Niye bu sıfat bilmiyorum, belki çağdaşçı Toros'dan ilk kez Barok duyduğum için, belki de sık duyulmamış Purcell'lerle yeni tanıştığım için.

Bulamıyorum.


Yerine...herkese can-ı gönülden önereceğim, hatta ille de ille de alın ve hatta çok çok alın herkese hediye edin diyeceğim "Yeşil Kitap"ı alıyorum. 4 lira, %100 geri dönüşümlü kağıda basılmış, New York Times Best Seller'ıymış. İçindeki her şey de dönüştürmek üzerine yazılmış. Bir sürü şeyi değiştirip, dönüştürerek, dünyayı iyi bir gezegene dönüştürmek üzere. 'Küresel Isınmaya Son Vermek için Günlük Rehber'.

Küresel ısınmaya son vermekte benim katkım ne olabilir? sorusunu sordurup, cevapları sıralayan altın değerinde bir kitap. Kısa maddeler, çarpıcı istatistikler. Benim gibi "çok düşünme, rahat yaşa, aslanım dünya nasılsa üstesinden gelir" diyenlere "dur orda" diyor. Nasıl beceriyorsa korkutmadan ve yumuşak önerilerle bizi de o duyarlıların arasına katıveriyor iki sayfada. Bugün bir sürü hareketim değişti bir anda. Dünya için iyi bir şeyler yapmaya başladım, hem de kendimi "kasmadan". Okuyun. Lütfen.

Yeşil Kitap'ın yanına ise Deniz Gürsoy'un "Çilingir Sofrasında Rakı Mezeleri" kitabını aldım. Uymadı biliyorum. Ama karnım acıkmıştı ve açlığı en çok yemek kitapları bastırır. Akşam oyun oynadım, 3 sayfa seçtim, 92, 141 ve 183. Lalezar (Bursa), Zeytinyağlı Ispanak Kökü (Kocaeli) ve Datça Badem Köftesi. Bugün yapacaktım. Yapamadım.


Son olarak da kızıcığıma Anneler Günü hediyesi aldım. "İlk Sözcüklerim/Dokun Hisset Öğren Resimli Kartlar". Kocaman renkli, güzel baskılı kartlar, çekici resimler ve her resimde doku örnekleri, kadifeler, tüyler... Ada'nın şaşkınlığını ve heyecanını anlatamam, tepinip durdu her kartta. Hele miyav, miyav kediye. Canım kuzum.

Şu ansa...Dudaktan Kalbe'yi seyrediyorum. Çünkü orda bir Kınalı Yapıncak var :) O değil, Reşat Nuri romantikliği var, o da değil, çok iyi bir oyuncu var, Yiğit Özşener, onu seyrediyorum.

Anneler günü ertesi biraz kendimden konuştum. Kızmazsın değil mi kuşum?

11 Mayıs 2008 Pazar

8 Mayıs 2008 Perşembe

"Music Together" Ashram'daydı

Resimlerin tümüne burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bugün Music Together'ın dördüncü tanıtım buluşmasındaydık. Bu sefer misafir olduğumuz mekan Gurudwara Ashram'dı. Nazmi Gür
hocaya burdan çok teşekkür ediyoruz, sayesinde çok güzel bir gün geçirdik.

Farklı mekanlar, farklı enerjiler veriyor insana. Gurudwara Ashram bir yoga ve alternatif yaşam merkezi. Mekanın felsefesine yaraşır bir özelliği vardı, gerçekten çok huzurluydu! Dikkat dağıtıcı nesnelerden arınmış boş salon, dersin başından sonuna kadar gruptaki konsantrasyonu da yerinde tuttu . Benim de böylelikle sadece bir piyano ve büyük yuvarlak bir halıdan ibaret bir mekan yaratma düşüncem desteklenmiş oldu.

Bugünkü grubumuz da son derece katılımcı idi. Ailelerin ben daha ilk mısranın sözlerini bile tamamlamadan nasıl şarkılara anında katılabildiklerine resmen çok şaşırdım. Bu arada ben de artık yavaş yavaş şarkıların sözlerini arada emprovizeler yapmadan söylemeye başladım, müjdeler olsun! Hep dediğim gibi, bu dersler bana deneyim, katılımcılara tanıtım.

Selim, Mehmet, Sami ve Ada harikaydı. Can geç geldi ama onu da bize kaçırdık ders sonrası, biraz tadını çıkardık. Uluç'la annesi ise önce trafiğe takılıp, sonra sokaklarda dön dolaş kaybolmuşlar, önümüzdeki derse katılacaklar.

Ada için harika dedim ama tam da doğru değil, geri aldım. Çünkü Ada'cım hafif haşattı aslında. Uyku saatlerinin iş kurma heyecanına kapılmış annesi sayesinde allak bullaklaşmaya başladığı bir gerçek. Sonucunda tam da rüya saatinde "Hellooo to Aaa-da, so glad to see you" şen şarkısını duyduğu için kafasının karıştığı da. Yine de iyi idare etti miniğim baştan sona, Jale sağolsun.

Program tam Mehmet'e göreydi -tanıdığım için söylüyorum, ve bundan eminim!, ama Mehmet Yapıncak Teyze'sini hoplayıp zıplarken görme şaşkınlığından sıyrılıp kendini pek ortalara atamadı. Oturduğu yerden katıldı derse, şaşkın kocaman gözlerini açarak dinledi şarkıları. Selim pek güleryüzlü, uyumlu bir bebekti, özellikle enstürmanlara bayıldı. Sami ise duydum (!)...Dancing with Teddy'de şarkıya eşlik ediyordu, diğerindeyse ritm tutuyordu! Ada ise kah şakrak, kah mokurdu.

Dersler gittikçe güzelleşiyor, belki ben işin iyice içine giriyorum, belki katılanlar daha bir fikir sahibi ve rahatlamış geliyorlar. Bu tanıtım buluşmaları Mayıs ayı boyunca devam edecek. Bu haftasonu karşıda yapılması planlanan piknik hava muhalefeti nedeniyle ertelenmiş, yeni öğendim. O zaman da dedim ki, belki bu cumartesi bir buluşma daha bile yapabiliriz. Hmmm belki, bir düşünelim...

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Büyüyorlar -Birer Birer

Kalabalık ve cıvıl cıvıl bir doğumgünü partisi ile minik Doğay'ın birinci yaşını kutladık. Bir sürü bebek, bir sürü anne -bir sürü ikram, bir sürü oyuncak, bir sürü şen şakrak ses...

Nerdeyse bebeklerimizin hepsi, artık ayaklanmış durumda. Algıları genişlemiş, hareketleri serileşmiş. Büyümüşler de artık ciddi ciddi arkadaş olmaya başlamışlar. Oyuncak paylaşıyor, paylaşamıyorlar (!) Sonra bakıyorsunuz artık karakterlerin oturmaya başladığını görüyorsunuz, tiplerin iyice netleştiğini.
Bebeklerimiz büyüyor, çocuk oluyor. Annelerse her zamankinden çok duruma hakim. Alışmışız bir anlamda. Büyütüyoruz işte minikleri.

Bugün Doğay büyüdü, bir yaşına girdi. Sırada Mehmet, İdil, sonra da bizler yavaş yavaş...

6 Mayıs 2008 Salı

Üç Silahşörler

Aslında dördüncü silahşör de vardı ama fotoğrafa yetişemedi. Sami, Tan, Berk ve Ada'yı Fenerbahçe Parkı'na götürüp gezdirecektik, doğa günü olacaktı. Annelerin açlığı ağır bastı, kulübe gittik, yeme günü oldu! Eh işte onlar da biraz deniz kokusu alıp, biraz rüzgar sarhoşu oldular.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Biraz Sohbet, Çokça Bahar

Ada ile doğduğundan beri sürekli konuşuyorum. Eskiden kendi kendime konuşurdum -heyecanımı, mutluluğumu, kızgınlığımı yüksek sesle anlatır dururdum. Şimdi bir kısmı bu sayfada yazıya dökülüyor, bir kısmı kızımın kulaklarına süzülüyor. Artık evde konuştuklarım daha çok güzel şeyler tahmin edersiniz. Bu miniğin yanında kızgın olmak, kızgın kalmak mümkün değil çünkü.

Bir de aramızda ders mahiyetinde konuşmalar geçiyor. Mesela her elime aldığım nesnenin adını üç kere söylemek gibi. Hele mutfaktaysak yandık. Tabak, tabak, tabak; bıçak, bıçak, bıçak...Aynı ses tonu, aynı işaretleme ve aynı bakış ile. Adakız da aynı pür dikkat şaşkın ifadesiyle gözlerime bakıyor bu durumda. Aklına bir şeyler yazılıp yazılmadığını merak ediyorum aslında, yakında görürüz.

Sonra her dışarı çıktığımızda, boş boş kendi hedefim mekanlara sürüklemek yerine kızımı, onun ilgisini çekecek, ona dünyayı tanıtacak yerlere gitmeye dikkat ediyorum. Yani. Caddeden çok parklara, alışveriş merkezlerinden çok sahile gidiyoruz (hatta AVM'lere hiç gitmiyoruz).

Montessori grubumuzun dün sonlanan haftalık "Büyüyorum, Eğleniyorum, Öğreniyorum" çalışmasının anahtar kelimesi 'bahar'dı. Bir türlü aktivite bulup yapamıyorum diye düşünürken, aslında baharı en yakından ve en güzel yaşayanlardan olduğumuzu fark ettim.

Park yanıbaşımız, sabah 8-9 rutinimiz. Dün gezerken "peki" dedim "Ada 'bahar'la ilgili neler öğrendi bu parkta?" En kolayından başlayalım, çiçek böcek öğrendi. Ama gerçekten hepsini tek tek inceleyerek. Bahçıvanlar iş başında, bir çiçek solmaya yüz tutarken, diğeri goncalanıyor. Solan çiçekleri bir gün temizlenirken görüyorsunuz, ertesi gün yerinde başka çiçeklerin renklendiğini görüp hayret ediyorsunuz. Manzara muhteşem, her gün bir başka renk, bir başka güzellik.


Bu şekilde lalelere, kır çiçeklerine, menekşelere, arada bir sürü adını bilmediğim, ve mutlaka Ada'ya öğretmek için öğreneceğim başka çiçeğe ve şimdi de güllere sevgimizi gösterdik. İlginçtir Ada "çiçek" kelimesini biliyor, "a, a, çiçek" dediğimde evdeki çiçekli resme, "ah kırmızı çiçek" dediğimde de mesela, parktaki çiçeklere bakıyor hemen. Ve kocaman bir gülümseme. Her defasında.


Ama Ada bahara ait başka şeyler de öğrendi.

Mesela bahar coşkusunu. Etrafta koşuşan oynaşan köpekleri, harika sesleriyle şarkı söyleyen kuşları tanıdı. Hav hav, cik cik... Sonra bahar coşkusunun aydınlattığı, yüzlerini yumuşattığı, gözlerini ışıldattığı insanlarla tanıştı. Gülümsemeye gülümsemekle karşılık vermeyi öğrendi. Hayvanlardan korkmamayı, onlarla dost olmayı sonra.


Hmm başka neler öğrendi? Üşümek ve terlemek duygularını. Baharda kat kat giyinmeyi, gölgenin serin, güneşin sıcak olduğunu. Parktan çıkar çıkmaz trafik gürültüsünün içine düşüşümüz ile, doğanın huzuruna ve sessizliğine -daha doğrusu güzel seslerine karşıtlık oluşturan gürültü kavramını öğrendi.

Bu bahsettiklerimi gerçekten öğrendiğini Ada'nın ifadelerinden anlıyorum. Güzel bir çiçek gördüğünde çıkardığı sevgi çığlığından, koşturan bir köpek gördüğünde çıkardığı sesler ve yaptığı heyecanlı el-kol hareketlerinden, bir teyze-amca onunla sevgiyle konuşurken gülümsemeyle karşılık verişinden, kuş seslerini dinlerken, takındığı mutlu dinginlikten, gürültüyle karşılaştığında kıpır kıpır sıkıntı halleri sergilemesinden...

Baharı kızımla yaşadık bu yıl. Ne mutluyum Allah'ım!

Yavru Kuşum

4 Mayıs 2008 Pazar

Müzikli Bir Gün

Dünkü yazının üstüne...bugün mokur mokurdu Ada. Diş meselesi gece gizlenip, sabah yaptı yapacağını anlaşılan. Tebriklere teşekkürler bu arada!

Bugün müzikal buluşmamız vardı. Hem de iki ders üstüste. Geçen hafta sevindiren bir ilgi olmuştu, bugün de işte bu şekilde biraraya geldik müziksever anne-babalar ve çocuklarıyla. Ve blog anneleriyle tanıştım, Pınar, Özgür, Didem, Aylin, Burcu!! Ne güzel oldu.


Birinci dersimiz çok kalabalıktı, ama belki de buna oranla zor olması gerekirken, katılımcı ve çekingen olmayan bir grup vardı. Dikkatler baştan sona yerindeydi. Çocuklarsa (Ahmet Can, Alara, Ali Murad, Bora, Ceren, Giray, Göktürk, Pablo Arda) bir harikaydı. Veliler parçaları ve aktiviteleri ucundan bucağından yakalamak için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Programa gerçekten aktif olarak katıldılar, danslar ettiler, ritmler tuttular, şarkılara eşlik ettiler, ...

Zordu işleri. Çünkü tanımadık ortam, yeni tanıştıkları cır cır konuşan, hop hop hoplayan bir hoca. İlk kez duyulan, bir kısmı yabancı dilde şarkılar. Üstüne enstürmanlar, hareketler, "hadi kalkalım, hadi oturalım"lar...

Tanışma dersinin esprisi. Tüm bunlara rağmen, şaşırtıcı aktif katılım sevindiriciydi. İkinci dersimizdeyse sayıca daha azdık (Çocuklar Arhan, Duru, Eda, Mehmet, Aksel, Ada). Az kişi olunca hemen ortama uyum sağlayıp aktif olmanın daha zor olabileceğini gördüm. Yine de güzel vakit geçirdik ve velilerin program hakkında bir fikir sahibi olduklarını zannediyorum.

Açılış öncesi bu müzikal buluşmalar aileler için tanıtım, benim içinse deneyim aslında. Artılarımı, eksilerimi görme fırsatı. Teknik hazırlığın ne kadar önemli olduğunu fark ettim mesela (ör. müzik setinin CDdeki track'leri gostermeme sürprizi!) Ve eve gelir gelmez, bizim minik seti arabaya attım, artık nereye gidersem o da oraya, n'olur n'olmaz.

Tüm resimlere sayfanın sağ üst köşesindeki slide'ı tıklayarak ulaşabilirsiniz

Dersler resmi olarak başladığında her aileye derslerde söylenecek şarkıları içeren iki CD verilecek. Biri arabaya, biri eve. Şarkılar neşeli, dinledikçe kulaklar dolacak, dinledikçe müzikler hafızalara yazılacak. O zaman işte dersler farklı bir heyecanla beklenecek.


"Bir küçük tavşan, yes maam, hop hop hoplar, yes maam, sebzelerii yer, y..."

Yorulmuşum bugün. Dersten sonra da uzun süredir görüşemediğimiz "en dostlarım" geldiler. Bu şehirdeki görüşememe meselesi başlıbaşına bir konu. Tuluğ'la Sevil'in özel durumları da var gerçi.


Tuluğ Tırpan Türkiye'deki en başarılı müzisyenlerden biri, müziğin her telinde yetkin arkadaşım. Sevil'se başarılı antropolog eşi. Tuluğ'un turneleri, Sevil'in artık onu bunaltan yoğunluktaki akademik hayatı onları Ada'yla ancak buluşturabildi. İyi ki geldiniz. Artık evimizin yolunu biliyorsunuz, yine bekliyoruz!