30 Mayıs 2008 Cuma

Küs Kalp

Bugünse benim doktor günümdü. Hani dertlerim vardı ya.

Meğerse sorun kalbimdeymiş.

Ben ki onu ne kadar iyi tutarım, severim, okşarım, üzülmesin diye hayatımı diken üstünde yaşarım. Kötü şeyler görmeyeyim, duymamayım diye gözümü, kulağımı kapar; hayata pembe gözlükle bakarım.

Oysa hala üzgün. Derbeder. Kapakçığı bir tarafta, kulakçığı öbür tarafta. Yaygara da yaygara. Tepinip durur. Komşularına da rahat vermez. Ciğerlere kovalarla su atar. Ciğerler de benden alır hıncını, uyku uyutmaz, nefes aldırmaz.

Bilmiyor onlar da, kalbimi ne kadar iyi tuttuğumu.

Ben öyle diyorum ama kalbim bana hala küs...

29 Mayıs 2008 Perşembe

Büyüyorum, Eğleniyorum, Öğreniyorum: Spor

Montessori grubumuzun bu haftaki teması "spor"du. Bir fotoğraf sıkıntısı var hayatımda. Yaşananları kaydetmeyi son derece önemsediğim iki olayda, hiç fotoğraf çekemedim: Son iki Music Together dersi ve Büyükada Şan-Piyano Resitali.

Bu seferse BEÖ aktivitemiz için buraya ekleyeceğim fotoğraf yok. Fotoğraf çekmeyi bekledikçe yazmayı erteliyorum. Biraz daha geç kalırsam hafta bitecek, aktiviteyi kaydetmemiş olacağım.

Onun için...kısa keserek, hemen başlayayım. Fotoğrafımız yok, çekersek anında burda ama.

Tema "spor". Sportif aktivite yaptıracağım Ada'ya. Yaptık, hem de bol bol. Aslında günlük rutinimizin bir kısmını zaten bu aktiviteler oluşturuyor, doğal olarak. Ama bu hafta daha bilinçliydik.

Ada bazı hareketlerinde biraz önden, bazılarındaysa biraz arkadan gidiyor her yaşıtı gibi. Oturmayı, dönmeyi erken erken beceren kızım, ayakları üzerine basmayı mesela çok geç öğrenmişti. Bunun bir sebebi de benim ona yol göstermekte geç kalmamdı. Geçen haftalarda sadece bir haftalık çalışma sonucu ayakların da önemli bir organ olduğunu, hatta onlarla pek de eğlenceli şeyler yapılabileceğini fark etmişti Adakız.

Bu hafta bir-iki hareket üzerinde daha yoğunlaşalım istedim. Çok çalıştık: Ellerinden tuttum yürüdük -her bir adıma hep birlikte "hoop, hoop" diyerek! Ve yüzüstü yatış pozisyonundan geri dönmeyi öğrendi Adakız. Sonunda.

İkincisinde o kadar inatçıydı ki, en az 4-5 aydır kolayca sırtüstünden yüzüstüne dönerken, bir türlü tersini yapmak aklına gelmiyordu. Bazen bu, geceleri panik halinde uyanmasına da sebep oluyordu. Sırtüstünden fark etmeden yüzüstüne dönüp, elleri üzerinde kalıp napacağını bilemiyordu. Zavallı bir durum yani.

Sonuç: Anneye babaya görev düşüyor, bir şeyi bol tekrarla gösterirsen, çalıştırırsan, oluyor. Öğrendi minik. Henüz gece panik halindeyken bu yeni yetiyi hatırlayıp dönmeyi becerir mi bilmiyorum ama normal zamanda artık her iki yöne dönebiliyor. Diğerinde ise, evet bol bol evde hop hop yürüyouz, üşenmeden, bacakları böylece daha da güçlenecek bebeğimin. sonra da gerçek adımlar gelecek. Gelecek mi gerçekten?

25 Mayıs 2008 - devam

Hikaye şöyle başlıyor: Benim evlenip geldiğim şehirde oda müziği çalışmalarım için fıldır fıldır müzisyen aradığım dönem, kimseyi tanımıyorum Istanbul'da. O da deliler gibi kendine bir piyanist arıyor. "Dualarım gerçek oldu" diyor.

Rudi Romeri ile, ben 7.5 aylık hamileyken tanışıyoruz. Haftada bir buluşalım müzik yapalım diyorum. Ada bir ay sonra gelecek, olsun. Üniversiteyi, konserleri bırakıp Istanbul'a gelmişim ya, müziği çok özlemişim ya, bebek engel olmaz diyorum.

Buluşuyoruz, bol sohbetli, bol müzikli cumalar var artık. Ada müzikle büyüyor. Genelde koltuğunda Rudi'nin şarkılara kendi şarkılarıyla eşlik ediyor. İlle de piyano başına oturmak isteyip mızmıza başladığında Rudi kucağına alıyor, öyle söylüyor.

Çoğunlukla yaylılarla çalışmışım. Kontrtenor repertuarı çok tanıdık değil. Çalıyorum, tanıyorum, çok seviyorum. Rudi de iyi söylüyor. Bir bakıyoruz, bir sürü eser çıkarmışız. O arada 29 Ekim'de Cumhuriyet Balosu'na davet ediliyoruz, kısa bir resital için. Herkes çok memnun, biz de bu memnuniyetten daha memnun kalarak tamam diyoruz, devam.


Gün bu günü buluyor, mayıs sonu bizim evde bir mini resital yapalım derken, bir bakıyoruz bizim düşündüğümüz hafta benim doğumgünüme denk geliyor.

Devamı resimlerde... Öncesi, gece bülbül sesleri eşliğinde çalışırken; ertesi gün Rudi ile konserin son selamında; konser sonrası pastamı keserken; her şey bittikten sonra Ada ile iki tıntın, bir pımpım yaparken. Dediğim gibi, ben resim çekemedim, çekenler yolladıkça slayda ekleyeceğim.

Rüya gibi bir gündü benim için, en güzel doğumgünlerimden biri. Ve tabii hayallerin gerçekleştiği. O evde -Fethi'ye dedesinden miras anı dolu bir mekan- böyle konserler gerçekleştirmeyi kaç zamandır düşlüyordum. Aile arasında çalmıştım da, ama bu seferki başkaydı, kalabalıktı, ve mutlu, pozitif bir kalabalık. Gelen herkese teşekkürler.

Devam edeceğiz, belki yazın ayda bir kere? Belki başka enstürmanlarla? Bakalım... Düşle Yapıncak düşle.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

10. Ay Doktor Randevumuz



Ve Adakız minik hayatının çift rakamlı aylarına geçti. Büyüdü! Tam tamına 10 aylık oldu miniğim, kocaman bebeğim.

Uslu kızım çılgınlaşmaya da başladı bu ay, fıkır fıkır yerinde duramaz oldu. Yormaya başladı sanki bizi
yavaştan. Yakında başımıza geleceklerin sinyaliyse bu, yandık!


Ben küçükken hiç oyuncakla oynamamışım, ne bebeklere ne başka herhangi bir oyuncağa yüz vermişim (varsa yoksa resim yapar ya da dergi okurmuşum-bebek okuması, renkli sayfalar bir baştan sona, bir sondan başa...).

Annem şimdi diyor ki, sen çocukken kaçırdığın şeyin tadını şimdi çıkartıyorsun. Ada senin oyuncak bebeğin. Onunla evcilik oynar gibi oynuyorsun. Doğrudur. Bu resme bakınca annemin bu lafları aklıma geldi. Benim oyuncak bebeğim Ada'cığım, can kızım.

10. ay doktor randevumuz vardı dün. Her şey yolunda. Boy 73.5 cm, kilo 10035 gr. Ferrum'umuz 7 damlaya çıktı. Menümüze haftada 2 öğün balık eklendi. Adakız yaşadı. Tek sebze yemeklerine geçiyoruz sonra. Demektir ki, Ada artık bizimle gerçekten aynı yemekleri yiyebilecek. Tuzsuz ve az yağlı olmak şartıyla tabii.

Yine keyifliydi mintoş hastanede ve yine Ayça Hanım'a Banu Alkan pozları veriyordu. Pek güldürdü bizi. Hadi bakalım küçüğüm, 2 ay sonra bir yaşında olacaksın. Ne çabuk geçiyor değil mi zaman? Ama sanki mutlusun bu dünyada olmaktan. Biz öyle mutluyuz ki seninle olmaktan.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

25 Mayıs 2008 Konser ve Doğumgünü


Günün güzelliğini hangi sözlerle anlatabilirim ki? Anlatamam... Resimlerle anlatmayı denesem, hatta bir-iki video ile? Çünkü kaydetmek gerek. Kesinlikle. Ama şimdi değil. Bundan sonraki postta.

Music Together 7. ve 8. Buluşmalar

24 Mayıs'taki müzikal buluşmalarımızda bizi Derin Eğitim ve Danışmanlık Merkezi misafir etti. Kendilerine çok teşekkür ediyoruz.

Evet 8 kere toplanmışız bugüne bugün. Yeni yeni ailelerle tanıştık, daha önceden gelenlerle tekrar buluştuk. Harika bebekler, harika ablalar, abiler; çocuklarıyla çocuklaşan anneler-babalar. Zıp zıp zıpladık, hop hop hopladık. İngilizceler, Türkçeler, bir sürü şarkı söyledik; bidi bidiler bada badalar yaptık. Eğlendik, yorulduk, terledik. Müzik yaptık sevindik.

Ve...fotoğrafları bekliyoruz eklemek için. Ben çekemedim, haliyle. Gönderenler olursa fotoğraflar en kısa zamanda burda -umarım!

23 Mayıs 2008 Cuma

Ada Ada Yollarında

Öncelikle önemli bilgi: Yarınki Music Together dersleri olacak, iptal edilmedi.

Çünküüü...iyiyim, hırıltım geçti, ağrılar kayboldu gitti (gerçi bir tek geceleri çıkıp giriyorlar hayatıma). Çünkü moralliyim, çünkü mutluyum. Sebep: Kimler geldi bugün? Ankara'lardan?

Ada'nın Neşe'siyle, Yapo'nun Büşin'i geldi. Kim olurlar? Neşe bizzat anneannesidir Adakız'ın, hafiften aykırı olduğu için anneanne lafını istemez, Neşe dedirtir -henüz diyemese de Ada.

Büşin kim olur? Yapo'nun pek sevgili halasıdır. 'Hala' lafını ikisi de sevmez. Önce Bürçin Abla'dır, sonra bir şekilde Büşin'leşmiştir.

İkisi de Yapıncak'ın, dolayısıyla, Yapıncak'ın yavrusunun sevgilisidir. Ve bu önemli günlerde, kendilerini yollara vurup bendenizi mutlu etmişlerdir. Hem de ne mutluluk! Evlenip başka şehre gidenler ancak bu mutluluğu 'damardan' hisseder. Başka söze ne gerek?

Günümün mutlulukları ve biz ana-kız, kendimizi önce gül bahçesine, sonra da ada yollarına vurduk. İlki iyi geldi, ikincisi biraz mecburiyettendi. Onlar çok memnun, ben çok yorgun (Adakız ise şaşkın, bkz.foto). Yarın dersler, pazar konser.

Bol heyecan... Sağlam bir uyku gerek şimdi, bıçaksızından.

Ekşi Yazı

Tatsızım, gece geç. Uyandım. Göğsümde bıçak gibi bir ağrı. Her nefes aldığımda saplanıyor, kötü saplanıyor hem de. Ben de küçücük nefesler alıyorum, bıçak çok acıtmasın diye.

Aslı: Alamıyorum.

Bir de hırıltı. Yanında bonus. Tanıdık sahne. Kaç kere beni uyutmayan, karşıya derdimin büyüklüğünü bir türlü iletemediğim, sözlü anlatımı imkansız; sözsüz görüntünün -bir şekilde (şaşarım)- şefkat (veya yardım) yerine eleştiriyi çağırdığı.

Doktorlar mı? Her şeyden şüphelenip, hiç bir şey diyemiyorlar. Dik duruyorum ya şimdi, yatar pozisyonda değilim; daha iyiyim. Yazdım ya derdimi, oh ferahladım, daha rahatım... Blog, internet günlüğü; her derde deva mısın sen?

21 Mayıs 2008 Çarşamba

Dondurulmuş Sütlere Veda

Aylar önce sağıp buzluğa kaldırdığım sütlerin son paketleri.

Gözyaşları eşliğinde...
Çöpe.

Hikaye hazin. Ve bunu yapmak hiç hoş değil, anneler anlar. Ama bitti. Hem zamanları doldu. Hem de dolmadan önce Ada'ya verdiğimde hiç beklemediğim bir reddediş olmuştu zaten.

Ona rağmen, son kullanım tarihlerini de aşarak dolapta kaldılar. Atamadım. Kısmet bugüneymiş.

Hikayem şöyle: Süt vermek, mümkün olan en geç zamana kadar sürdürmek amaçtı. Şanslıydım, süt boldu, Ada'nın arası da sütle iyiydi. Ama Ada geceleri uyanmazdı, bense kalkar patlamaya hazır bombaları sağardım. Mecbur. Öyle öyle buzlukta paketler birikiyordu. Bunları bazen dışarı çıkarken kullanırdık. Biberona koyar, parkta, sahilde içirirdim. Ada severdi, problem yaşamazdık.

Sonra bir gün, 4.ayın sonlarında, süt azalmaya başladı. Panik, depresyon, ne derseniz işte. İnsan inanamıyor, çok üzülüyor. Verdikçe çoğalır demeyin, sürekli veriyor, sürekli de sağıyordum. Ama işte cc'ler azalmaya başlamıştı. Geriye bakınca, iki sebep net. Biri bir konserimiz olacaktı, fark etmeden heyecan yaptım muhtemelen. Diğeri de, tam da o konser günlerinde ciddi bir akciğer enfeksiyonu geçirdim. Sonuç...mama takviyesi.

Küfür gibi! Nefret ediyordum. Öyle öyle bir kaç zaman daha gitti, ben meme vermeye devam ettim. Ek mama vermeye de. Ara ara sütümün çoğaldığı da oldu, sevindik. Ve size söyleyeyim, Ada 10 aylık, hala meme veriyorum. İki damla evet. Ama iki damla! Her damlası kıymetli ya, o iki damla bizim için önemli.

Anafikir: Emziren anneler yorulmayacak, morallerini sağlam tutacak ve sağlıklı olacak. Başka çare yok. Çevreleri de onlara bu huzuru sağlayacaklar. Bu kadar. Şakası yok, vücut derhal cevap veriyor.

Gelelim dondurma meselesine. Ve hemen kısa birkaç bilgi, bilmeyenlere, bilip de unutanlara (bu siteden derlenmiştir):

Önce rakamlar:

Sağılmış sütleri 16 derecede 24 saat, 19-22 derecede 10 saat, 26 derecede 4-6 saat, 30-38 derece arası 4 saate kadar dışarda tutabilirsiniz. Sütler 0-4 derece sıcaklığı olan bir buzdolabında 8 saate kadar, tek kapılı buzdolabı dondurucusunda 2 haftaya kadar, altta üstte kendi kapısı olan dondurucularda 3-4 aya kadar, ticari dondurucu veya sürekli -18'de çalışan dondurucularda ise 6 aydan 1 yıla kadar bozulmadan bekleyebilir.


Süt paketlerinin üzerine mutlaka sağıldığı tarih yazılmalıdır. Buzluktan çıkan sütler buzdolabında veya serin suda çözülmeli, sonra ılık suda bekletilip, hafifçe karıştırılmalıdır. Mikrodalga veya ocakta ısıtmak yok. Çözülen süt 24 saate kadar tekrar buzdolabında saklanabilir ama bir daha buzluğa kesinlikle konulmamalıdır. 24 saat içinde de tüketilmesi gerekir. İşyerinden eve getirilirken buzlu çantada taşınması uygun olur.

Haa bunlara dikkat edince bebeklerimiz sorunsuzca lüpletir mi sütü? Çoğunlukla evet. Süte sinen buzdolabının hafif kokusu bile zararlı değilmiş miniklere, hatta fark etmeden afiyetle içerlermiş genellikle. Ama bir de bazı anneler varmış ki, sütlerindeki yağ oranları ve bu yağın dondurma işlemi içinde geçirdiği değişimler, sütü bozarmış. O zaman da bebek hemen anlarmış.

Bu konuda birkaç şey daha yazacağım galiba...

20 Mayıs 2008 Salı

Bir Ucunda Mutluluk Bir Ucunda Hüzün

Bunu bir ucunda coşku, bir ucunda isyan diye de çevirebilirsiniz. Mutluluğun kucakladığı, coşku. Hüznün kaçamadığı, isyan. Birini hakkımızcasına kucaklarken, diğerini kabul edilmez bulup, inanmak istemiyoruz. İkisi de mantığı zorluyor, gerçek bu. Çözemediğimiz.

Sakinleştiğimizde "hayat...böyle işte", diyoruz. Kafayı iki yana sallayarak, gözler boşluğa kilitli. Öyle, her zaman toz pembe değil yaşam. Karanlıklar da var, gölgelerin kararttığı renkler de. İşin garibi herkese bir uğruyor o kara gölgeli, kara bulutlar. Kaçış yok yani.

Bugünlerde üzüldük. Sevdiklerimizin içi yandı, bizim de yandı. Çok da bir şey söyleyemiyor insan.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Adada Bayram

Ada'nın ilk 19 Mayıs bayramını adada kutladık. Kalabalığa karıştık, adalı öğrencilerle karşılaştık, geçit törenine eşlik ettik. Gümbürtülü bandoya şaştık, sevindik, coştuk...

Sonra Ada babaanneye, ben yukarıya Rudi'yle konser provasına...

Uzun, sıcak ve yorucu bir gündü.

18 Mayıs 2008 Pazar

Mehmet Bir Yaşında

Bir yıl önce, bir yıl sonra. 27 Nisan 2007 tarihli bu resim, pilates'te çekilmiş. Ada ve Mehmet karnımızda. Aşağıdaki resim ise bugün çekildi. Ada 10 aylık nerdeyse, Mehmet'se artık tam bir yaşında! İkisi de kucağımızda. İyi ki doğdun Mehmet!! Ne güzel bir gün geçirdik sayende. Sağlıkla, mutlulukla yaşa.

Hande o zaman gördüğüm en kocaman ve en güzel hamilelerden biriydi. Ben de hep kocaman olmak istemiştim. Ama karnımdaki minik sadece salata yememi buyuruyordu. İçimdeki azimli kadın ise, sürekli sokakları arşınlamamı emrediyordu. Dolayısıyla gönüllü olarak sürekli salata, üstüne de durmaksızın yürüyüşe girişince, kapanışı 5 kilo ile yaptım. Biliyorum şaşılası bir durum ama şu an konumuz bu değil.

Konumuz çok güzel bir doğumgünü partisi, çok güzel bir pazar günü eğlencesi. Yedik, içtik, eğlendik. Hem bizler, hem minikler. Bu seferki buluşma ayrıca karılı-kocalı oldu. İyi de oldu. Bunca zaman tanışmadığımıza şaşmak gerek.

Yavru kuşlar büyüyor. Bebek kelimesi yerini 'küçük çocuk' lafına bırakacak yavaş yavaş. Ha bakalım...


17 Mayıs 2008 Cumartesi

Woodsview Preschool ve Bir Ziyaret

Sabah Ada'yı babaya, babayı da Büyükada'ya yolladıktan sonra Ada'yla; Portage Eğitim Semineri'nde tanıştığım sevgili Yegan'ın aracılığıyla, Woodsview Anaokulu'nun sahibi Sharon Hanım'ın davetlisi olarak, dönemsonu aileler günlerinde "Music Together" buluşmaları gerçekleştirmek üzere Tarabya'ya uzandım. (Uzun bir cümle). Hava sıcak, ben giyinmişim kat kat, sıcak geliyor, ter basıyor, herkes yazlık, Ingilizler iyice bir yazlık. 'Bahar geldi'de kalmışım, yazı getirmek aklıma gelmemiş. Küresel ısınma yazı erken getirmiş.

Çocuklar bah
çede, koşa oynaya enerji satıyorlar, aileler ev yapımı böreklerde, keklerde. Benim işim içerde. Salon kontrolleri, müzik seti kontrolleri, enstürman kontrolleri. Hangi şarkı hangi şarkıdan sonra gelsin, hangisinden sonra nasıl geçiş yapayım, son kontolleri yapıyorum. Pek titizim.

Pek manasız.

Veliler sınıfa girmeye başlayınca anlıyorum. İki sınıf, iki ders yapalım demişim, 10'ar kişiden. İlk derse gelen gelene, aman noluyor yanlışlık var diyorum; aman iyi devamı dışarda diyorlar...

İki kalabalık ders yaptık ormanlara komşu güzel okulda. Her milletten, her renkten insanlar, cıvıl cıvıl bir ortam. Kalabalık şaşırtmış beni, tüm planlar suda. O kadar kalabalık ki, teybi kullandığım bölümlerde şarkıların sesini duyamıyoruz, oysa ki konuşan yok, enstürmanlar konuşuyor, ama onlarca ensturman...
Rekor kırdık evet, ikinci derste 18 çocuktuk galiba, velilerle 30'un üzeri! İlki biraz daha az. Biraz kırptım, biraz uzattım. Bir tanıtım daha böyle geçti. Fotoğraflar elime geçtiğinde burda. İngilizce programı ingilizce ugulamak güzel oldu, bir de kırk yıllık karga 'crow'a durmadan 'crowl' demeseydim...

Dönüşte bekarlıktan istifade, hazır karşı kıyılarda salınırken, Selçuk Teyze'ye uğradım. Babaannemin küçük kardeşi. Şimdi artık çok büyük. Sevimsiz bir hastalıkla ama besberrak bir hafızayla yaşıyor. Çok gezemiyor eskisi gibi, onu ziyaret etmek daha mantıklı ama biz de beceremiyorduk ki... İyi oldu, çok iyi oldu.
Babaannemi özletiyor Selçuk Teyze bugün, hem de çok. Gözlerim doluyor dönüşte yolda. Neden "babinnem" Ada'yı yakalayamadı ucundan diye. Ada onu yakalayamadı aslında, babaannem çünkü onca yıl onca çabayla ekstradan yaşadı, torunlarının evlendiğini, bebek sahibi olduğunu görebilmek için.

Çok güzel sohbet ettik Selçuk Teyze'yle. O sohbetin tadını aylar geçmiş başkasında hissetmemişim, ne iyi geldi.
Başka insanlar bunlar. Dinlerken dibine kadar dinlerler, laf kaçırmadan, gözünüzden göz kaçırmadan; anlatırken cömerttirler, dinleyene hakkını verirler. Sen çok yaşa Selçuk Teyze'm, bomba gibi gördüm sizi, inşallah adaya gideceğiz birlikte bu yaz.

16 Mayıs 2008 Cuma

Mutluluk

Budur. Mutluluk, bir şeyin nerdeyse bir yıl önce hayalini kurup, aylar sonra gerçekleştirebilmektir.

Ben 7.5 aylık hamileyken bu eve taşındık. Yazdı ve balkonu çok çekiciydi, ilk görüşte aşk. Hem nerdeyse bir teras büyüklüğündeydi, hem de kocaman çiçeklikleri olan bir balkondu. Manzarası karşı apartmanın 12 dairesiydi ama olsun, köşeden kenardan parkı da görüyordu. Bana New York'u hatırlatmıştı bu manzarasıyla.


Taşınır taşınmaz Ankara'ya gittik, orda da erkenden Ada geldi zaten. Sonra bir harala gürele, tahmin edersiniz. Ada'nın 2.ayında buraya döndük. Sonbahar, kış, ilkbahar... Bahara bile çiçeksiz girdik. Ama bugün, evet bugün...bu balkon başka bir güz
el. Henüz çiçeklenmemiş sardunyalar ama üzerlerinde bir sürü yavru, patlamayı bekliyor. Balkonumda çiçek açtı ey dostlar!

Yalnızbaşına kahve-gazete keyfinin, Adakız'la beraber öğle yemeğinin tadı başka. Ama bir de güzel sohbet olursa arkadaşlarla, dostlarla, yine burda; tadına doyulur mu bu balkonun, bu taze çiçeklerin.

Mutluluğumuz büyük ama çiçeklerimiz cılız henüz. Bizim fotoya baktım da şimdi, sardunyalardan çok adaçiçeği başrolde. Çiçeklerin başrolü asıl gül bahçesindeydi bu sabah. Patladı orda güller, hem de ne patlamak, devamı da var gibi görünüyor goncalardan. Daha fazlası nasıl olabilir diye düşünüyor insan. Baharı gonca gonca yaşıyoruz kızımla.

15 Mayıs 2008 Perşembe

Annelere Kolay Tarif

Annemden bana, benden annelere. Dün yaptım pek güzel oldu.

2 bardak süt
3 yumurta
1 yufka

Sütle yumurtaları karıştırın, içine de ufak yufka parçalarını katın, hepsini karıştırın.

1 bağ yeşil soğan
1 paket mantar

Soğanla, mantarı yağda çevirin, suyunu çektikten sonra, diğer kaptaki karışıma ekleyip, biraz da tuzlayıp, karıştırın.

Karışımı pyrex'e döküp, 175 derece fırında 40 dk civarı pişirin, sona doğru üzerine kaşar peyniri rendesi ekleyin.

Afiyet olsun!

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Tuvalet Eğitimi

Öncelikle söyleyeyim ki, biz daha bu derse gelmedik. Ve böyle düşündüğüm için Tracy Hogg'un kitabındaki bu bölüme yan gözle bile bakmamıştım. Bir vesileyle dün açtım, baktım: Yanılmışım biz o derse gelmişiz!

"Nasıl yani? Senin çocuğun 10 aylık bile değil henüz" mü dediniz? Evet doğru, ama Tracy bunda da önlemi çabuk alma taraftarı. 9 aylıkken başlanabilir diyor! (Çoğu sistem 18 ayda başlatır).

Aslında çok daha şaşırtıcı sistemler de var. Tuvalet alışkanlıklarında doğal çözümü savunan ve bez kullanımına tamamen karşı çıkan sistem mesela. (İlgili kitap: "Diaper Free") Bezleri atma konusu, çevrecilerin de hoşuna giden bir konu bu arada (bebek bezleri 500 yıl yokolmadan doğada kalıyor, ciddi bir çevre kirliliği sebebi; ve her bezin %30'u petrol içeriyor). Aslında düşününce bu kullan-at bez meselesi gerçekten de hoş değil. Düşünün bebeğin ilk 2-3 yılında poposunda bir koca plastik bir şey.

Eee peki?

Yo hayır, ben öyle bir şey yapmadım. İlk aylarında tüm enerjimi, bebeğimin kaka-çiş işaretlerini anlamaya ve yine kaka-çiş temizliğine vermedim. (İlginçtir bu arada, aslında Ada ilk 2 ay çiş yaparken, sadece o meseleye has bir 'e' sesiyle söylüyordu!)

Neyse bir uç sistem bu, bezsiz sistem. Diğer uçta da, "her şey bebeğe bağlı, hiç bir şey yapma, o ne zaman gerekirse o zaman başlar ihtiyacını söylemeye, bezini reddetmeye" diyen sistem var.Tracy orta yol galiba.

İlk kitabında 18 aylıkken başlanmasını uygun görürken, bu kitapta 9 aya uygundur diyor. Böylelikle de 9 aylıkken eğitime başlatılan çocuk, bir yaşında bu işi tam olarak sonuçlandırmış oluyor.

Yine rutin öneriyor: "Sabahları kalkar kalkmaz ve her yemekten 20 dk sonra -max.5 dk- tuvalete oturtun çocuğu." Oturak için de, bir kaç geçiş işlemi daha olmasın diye, bağımsız bebek lazımlıkları yerine, klozet adaptörlerini tavsiye ediyor. Rahatça oturabilen çocuk, kararlı anne-baba ilk gerekenler. Çocuğun işaretlerini okumak önemli. Sonra tabii çocuğa örnek olma meselesi. Tuvaletteyken çocuğunuzu da içeri alın, sizi seyretsin. Çünkü çocuklar taklit ederek öğreniyorlar. Oturmakla kaka-çiş yapmayı bağdaştırması için bunu görmesi gerekiyor.

Tracy 9-16 ay, 16-23 ay, sonra da daha sonraki yaşlara ayrı ayrı öneriler sunuyor. Yaşla beraber sistem değişiklikler içeriyor. Mesela başlangıçta yeni şeyler denemeye açık ve sizi taklit etmeye, mutlu etmeye bayılan çocuğunuz, iki yaşına geldiğinde sizinle güç savaşına giren, 'hayır'cı bir karaktere dönüşüyor. Bu yaşlarda bu alanda zorluk yaşanıyor ama yine bu yaşlarda konuşarak ve göstererek anlatmak işleri kolaylaştırıyor.

Aslında önemli olan hangi sisteme başladıysanız, sonuna kadar onu götürmek. Tracy ya da başkası. Tracy bir sürü ayrıntıya iniyor bu konuda da, her şeyi burdan anlatmak imkansız.

Sonuçta her anne-babanın hoşuna giden, kendi aile yaşamlarına uyan farklı bir bebek yetiştirme sistemi var. Biri Tracy'yle -benim gibi- rahata eriyor. Öbürü daha doğal, ya da daha katı sistemleri tercih ediyor, ya da ailesinin kendini büyütürken faydalandığını ve faydalandığını. Biri için annesinden anneannesinden miras sistem en doğru sistem, öteki keşke ben böyle yetişseydim diye annesine sitem ediyor... N'olursa olsun işte bir şekilde bu minikler büyüyor.

Ben herhalde hemen başlamayacağım bu işe. Kafamın rahatladığı ilk anda, evet. Çünkü Ada'nın hazır olduğunu hissediyorum. İşaretlerini görüyorum, kaka saatleri nerdeyse kurulu saat gibi -ve işin kötüsü genellikle yemek vakti!

13 Mayıs 2008 Salı

Yine Tracy, Hala Tracy

Tracy.

Bizim evde iki lafın biri Tracy. (Tracy "The Babywhisperer" / Tracy "The Hayatkurtarır"). "Bir kitap okudum hayatım değişti" hikayesi, bizde Tracy'nin hikayesi, ya da onun sayesinde bir küçük bebeğin gelişiminin.


Tracy'yle daha hamileyken tanıştım. Önerileri sayesinde bebeğimin dilini biraz olsun anlayabildiğimi düşünmeye başlamıştım, hem de bu dünyadaki ilk günlerinden itibaren. Doğumdan önce, kitabında verdiği tiyolarla kırk yıllık anne gibi karşılamıştım nerdeyse bebeğimi. Kitapta ne dediyse tutması, yazdıklarına olan ilgimi iyice arttırmıştı. Çok mu teknik gidiyorum, kitapla bebek yetiştirilir mi soruma; uykusunu iyi uyuyan, yemek sorunu olmayan huzurlu bir bebek cevap veriyordu.


En sonunda bir şekilde evde birikmiş olan diğer bebek bakım/eğitim/yetiştirme kitaplarını bir kenara atıp, sadece Tracy okumaya başladım. Önce küçük mavi kitabı (yeni baskıda ikisi de büyük galiba). Altı çizildi bir sürü şeyin. Tekrar tekrar okunmaktan sarı yaprakları iyice 'pörsüdü'. Tekrar tekrar okudum, döndüm yine okudum...

Sonra Ada 3 aylıkken hediye kimliğinde diğer kitabı geçiverdi elime -Hande'ciğim sağolsun. Büyük olan kitap. Büyük ve parlak ve kapsamlı. Detaylı olan. Ve ben göreve başladım. Misyon insanıyım ya (!), sekmeden dediklerini uyguladım Tracy'nin -bir yazara güvenmeye gör. Her şey şaşırttı bizi. 3 aylıktan itibaren net bir rutini olan, geceleri hiç uyanmayan, gündüzleri belirli saatlerde uyuyan, yiyen, oynayan, huzurlu bir bebeğimiz oldu.

Hemen her gün bizim evden "aman sus, çok şükür" lafları eksilmez oldu. "Ne kadınmış, nur içinde yatsın" duaları gitti kadıncağızın ruhuna.


Bugün uzun aradan sonra bir daha aldım kitabı elime, büyük parlak olanı. Bu sefer 'tuvalet eğitimi'ne yoğunlaşmak üzere. Ayşegül'e oğluna başlattığı tuvalet eğitimi ile ilgili Tracy'nin kitabındaki görüşleri iletme sözüm üzerine. Okudum, öğrendim.

Dedim sonra, hadi bloga da yazayım, uyku "ı-ıhh" dedi.
"Yazma, uyu". "Yarın yazarsın, aklın başındayken".

Çok uykum vardı, Tracy'nin uykumda ne işi vardı. "Tamam" dedim..

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Benim Günüm

Anneler gününün içinde barındırdığı birbirine yakın ve uzak tüm duygusal durumları damarlarımda yoğunen yaşadıktan, ve sonra ayaklarımın yine yere bastığını hissettikten sonra, kendi kendime, sadece kendim için kullanacağım bir kaç saat hediye etmeye karar verdim. Ada'nın uyku saatinde çıkıp, uyanma saatinde dönmemek üzere sokaklara attım kendimi.

Yürüdüm önce uzun. Her şeye gözüm doldu, kavga eden çiftlere, elde çiçek/yüzde gülücük/kolda koca/pusette bebek annelere, elinde balon torunun ağzının içine bakan tatlı dedeye, Erenköy Camii'nin önündeki yaşlı kimsesiz kadına, süslü püslü dünyayı ben yarattım-asık suratlı genç kızlara... En çok da kendime gözüm doldu klasik, bir mutluluktan, bir başka şeylerden. Yürüdüm durdum, yürümeyi severim.

Önce CKM'ye gittim. O hep Ada'yla gidip kitapçılarda uzun uzun gezip, çıkar çıkmaz bir Ada'nın arabasına, bir yandaki uzun merdivenlere uzun uzun bakış atıp, kaaaç zamandır gezemediğim sergi salonuna çıktım. Serginin adı/teması "Kırmızı". En sevdiğim renk. Bir sürü ahbap, tanıdık ressam. Yıllar öncemin favori ressamı Mustafa Ata'nın karşısında mıhlanıp kalmıyorum bu sefer. Zahit Büyükişleyen heyecanlı geliyor yine, biraz vakit geçirtiyor önünde. İlginç bir şekilde favori resmim Oktay Anılanmert'in ortancası bu sefer. 8 milyar. Neden o resim, şaşıyorum. Ruh durumuna göre mi değişiyor zevkler acaba diyorum.

Sergi çıkışı en büyük kıyağı çekiyorum kendime. Sinema ve tam da güne layık bir film, anneler kadındır ya... Kadın filmi "Karamel". Of...ne güzel bir film Allah'ım. Ne keyifli bir gün. Patlamış mısır almıyorum, yine de mutluyum.

Film Lübnan'lı bir kadın yönetmen Nadine Labaki'nin, kendi de oynuyor filmde. Almodovar kokulu bir film. Onunkiler kadar çarpıcı bir senaryo yok ama. Olağan hayatlar. Kadınlık yoğunluğunda her şeye ucundan dokunmuş; güzellik, aşk, dostluk, bekaret, eşcinsel duygular, bunama, menopoz, hayalkırıklıkları...ağdalar, manikürler, pedikürler; küpeler, takılar, şık şıkırlar. Ve Lübnan'da geçiyor, tanıdık kelimeler, tanıdık mekanlar, tanıdık tepkiler, ilişkiler. Çok hoşuma gidiyor. Gidip görün derim.

Sinemadan çıkıp biraz daha yürüyorum, sinema iyi gelmiş, daha bir güleryüzlüyüm sokaklarda. D&R'a gidiyorum. Toros Can'ın Purcell CD'sini almak için. Geçen gün radyoda duymuştum çok kısa. "Taze" gelmişti. Niye bu sıfat bilmiyorum, belki çağdaşçı Toros'dan ilk kez Barok duyduğum için, belki de sık duyulmamış Purcell'lerle yeni tanıştığım için.

Bulamıyorum.


Yerine...herkese can-ı gönülden önereceğim, hatta ille de ille de alın ve hatta çok çok alın herkese hediye edin diyeceğim "Yeşil Kitap"ı alıyorum. 4 lira, %100 geri dönüşümlü kağıda basılmış, New York Times Best Seller'ıymış. İçindeki her şey de dönüştürmek üzerine yazılmış. Bir sürü şeyi değiştirip, dönüştürerek, dünyayı iyi bir gezegene dönüştürmek üzere. 'Küresel Isınmaya Son Vermek için Günlük Rehber'.

Küresel ısınmaya son vermekte benim katkım ne olabilir? sorusunu sordurup, cevapları sıralayan altın değerinde bir kitap. Kısa maddeler, çarpıcı istatistikler. Benim gibi "çok düşünme, rahat yaşa, aslanım dünya nasılsa üstesinden gelir" diyenlere "dur orda" diyor. Nasıl beceriyorsa korkutmadan ve yumuşak önerilerle bizi de o duyarlıların arasına katıveriyor iki sayfada. Bugün bir sürü hareketim değişti bir anda. Dünya için iyi bir şeyler yapmaya başladım, hem de kendimi "kasmadan". Okuyun. Lütfen.

Yeşil Kitap'ın yanına ise Deniz Gürsoy'un "Çilingir Sofrasında Rakı Mezeleri" kitabını aldım. Uymadı biliyorum. Ama karnım acıkmıştı ve açlığı en çok yemek kitapları bastırır. Akşam oyun oynadım, 3 sayfa seçtim, 92, 141 ve 183. Lalezar (Bursa), Zeytinyağlı Ispanak Kökü (Kocaeli) ve Datça Badem Köftesi. Bugün yapacaktım. Yapamadım.


Son olarak da kızıcığıma Anneler Günü hediyesi aldım. "İlk Sözcüklerim/Dokun Hisset Öğren Resimli Kartlar". Kocaman renkli, güzel baskılı kartlar, çekici resimler ve her resimde doku örnekleri, kadifeler, tüyler... Ada'nın şaşkınlığını ve heyecanını anlatamam, tepinip durdu her kartta. Hele miyav, miyav kediye. Canım kuzum.

Şu ansa...Dudaktan Kalbe'yi seyrediyorum. Çünkü orda bir Kınalı Yapıncak var :) O değil, Reşat Nuri romantikliği var, o da değil, çok iyi bir oyuncu var, Yiğit Özşener, onu seyrediyorum.

Anneler günü ertesi biraz kendimden konuştum. Kızmazsın değil mi kuşum?

11 Mayıs 2008 Pazar

8 Mayıs 2008 Perşembe

"Music Together" Ashram'daydı

Resimlerin tümüne burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Bugün Music Together'ın dördüncü tanıtım buluşmasındaydık. Bu sefer misafir olduğumuz mekan Gurudwara Ashram'dı. Nazmi Gür
hocaya burdan çok teşekkür ediyoruz, sayesinde çok güzel bir gün geçirdik.

Farklı mekanlar, farklı enerjiler veriyor insana. Gurudwara Ashram bir yoga ve alternatif yaşam merkezi. Mekanın felsefesine yaraşır bir özelliği vardı, gerçekten çok huzurluydu! Dikkat dağıtıcı nesnelerden arınmış boş salon, dersin başından sonuna kadar gruptaki konsantrasyonu da yerinde tuttu . Benim de böylelikle sadece bir piyano ve büyük yuvarlak bir halıdan ibaret bir mekan yaratma düşüncem desteklenmiş oldu.

Bugünkü grubumuz da son derece katılımcı idi. Ailelerin ben daha ilk mısranın sözlerini bile tamamlamadan nasıl şarkılara anında katılabildiklerine resmen çok şaşırdım. Bu arada ben de artık yavaş yavaş şarkıların sözlerini arada emprovizeler yapmadan söylemeye başladım, müjdeler olsun! Hep dediğim gibi, bu dersler bana deneyim, katılımcılara tanıtım.

Selim, Mehmet, Sami ve Ada harikaydı. Can geç geldi ama onu da bize kaçırdık ders sonrası, biraz tadını çıkardık. Uluç'la annesi ise önce trafiğe takılıp, sonra sokaklarda dön dolaş kaybolmuşlar, önümüzdeki derse katılacaklar.

Ada için harika dedim ama tam da doğru değil, geri aldım. Çünkü Ada'cım hafif haşattı aslında. Uyku saatlerinin iş kurma heyecanına kapılmış annesi sayesinde allak bullaklaşmaya başladığı bir gerçek. Sonucunda tam da rüya saatinde "Hellooo to Aaa-da, so glad to see you" şen şarkısını duyduğu için kafasının karıştığı da. Yine de iyi idare etti miniğim baştan sona, Jale sağolsun.

Program tam Mehmet'e göreydi -tanıdığım için söylüyorum, ve bundan eminim!, ama Mehmet Yapıncak Teyze'sini hoplayıp zıplarken görme şaşkınlığından sıyrılıp kendini pek ortalara atamadı. Oturduğu yerden katıldı derse, şaşkın kocaman gözlerini açarak dinledi şarkıları. Selim pek güleryüzlü, uyumlu bir bebekti, özellikle enstürmanlara bayıldı. Sami ise duydum (!)...Dancing with Teddy'de şarkıya eşlik ediyordu, diğerindeyse ritm tutuyordu! Ada ise kah şakrak, kah mokurdu.

Dersler gittikçe güzelleşiyor, belki ben işin iyice içine giriyorum, belki katılanlar daha bir fikir sahibi ve rahatlamış geliyorlar. Bu tanıtım buluşmaları Mayıs ayı boyunca devam edecek. Bu haftasonu karşıda yapılması planlanan piknik hava muhalefeti nedeniyle ertelenmiş, yeni öğendim. O zaman da dedim ki, belki bu cumartesi bir buluşma daha bile yapabiliriz. Hmmm belki, bir düşünelim...

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Büyüyorlar -Birer Birer

Kalabalık ve cıvıl cıvıl bir doğumgünü partisi ile minik Doğay'ın birinci yaşını kutladık. Bir sürü bebek, bir sürü anne -bir sürü ikram, bir sürü oyuncak, bir sürü şen şakrak ses...

Nerdeyse bebeklerimizin hepsi, artık ayaklanmış durumda. Algıları genişlemiş, hareketleri serileşmiş. Büyümüşler de artık ciddi ciddi arkadaş olmaya başlamışlar. Oyuncak paylaşıyor, paylaşamıyorlar (!) Sonra bakıyorsunuz artık karakterlerin oturmaya başladığını görüyorsunuz, tiplerin iyice netleştiğini.
Bebeklerimiz büyüyor, çocuk oluyor. Annelerse her zamankinden çok duruma hakim. Alışmışız bir anlamda. Büyütüyoruz işte minikleri.

Bugün Doğay büyüdü, bir yaşına girdi. Sırada Mehmet, İdil, sonra da bizler yavaş yavaş...

6 Mayıs 2008 Salı

Üç Silahşörler

Aslında dördüncü silahşör de vardı ama fotoğrafa yetişemedi. Sami, Tan, Berk ve Ada'yı Fenerbahçe Parkı'na götürüp gezdirecektik, doğa günü olacaktı. Annelerin açlığı ağır bastı, kulübe gittik, yeme günü oldu! Eh işte onlar da biraz deniz kokusu alıp, biraz rüzgar sarhoşu oldular.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Biraz Sohbet, Çokça Bahar

Ada ile doğduğundan beri sürekli konuşuyorum. Eskiden kendi kendime konuşurdum -heyecanımı, mutluluğumu, kızgınlığımı yüksek sesle anlatır dururdum. Şimdi bir kısmı bu sayfada yazıya dökülüyor, bir kısmı kızımın kulaklarına süzülüyor. Artık evde konuştuklarım daha çok güzel şeyler tahmin edersiniz. Bu miniğin yanında kızgın olmak, kızgın kalmak mümkün değil çünkü.

Bir de aramızda ders mahiyetinde konuşmalar geçiyor. Mesela her elime aldığım nesnenin adını üç kere söylemek gibi. Hele mutfaktaysak yandık. Tabak, tabak, tabak; bıçak, bıçak, bıçak...Aynı ses tonu, aynı işaretleme ve aynı bakış ile. Adakız da aynı pür dikkat şaşkın ifadesiyle gözlerime bakıyor bu durumda. Aklına bir şeyler yazılıp yazılmadığını merak ediyorum aslında, yakında görürüz.

Sonra her dışarı çıktığımızda, boş boş kendi hedefim mekanlara sürüklemek yerine kızımı, onun ilgisini çekecek, ona dünyayı tanıtacak yerlere gitmeye dikkat ediyorum. Yani. Caddeden çok parklara, alışveriş merkezlerinden çok sahile gidiyoruz (hatta AVM'lere hiç gitmiyoruz).

Montessori grubumuzun dün sonlanan haftalık "Büyüyorum, Eğleniyorum, Öğreniyorum" çalışmasının anahtar kelimesi 'bahar'dı. Bir türlü aktivite bulup yapamıyorum diye düşünürken, aslında baharı en yakından ve en güzel yaşayanlardan olduğumuzu fark ettim.

Park yanıbaşımız, sabah 8-9 rutinimiz. Dün gezerken "peki" dedim "Ada 'bahar'la ilgili neler öğrendi bu parkta?" En kolayından başlayalım, çiçek böcek öğrendi. Ama gerçekten hepsini tek tek inceleyerek. Bahçıvanlar iş başında, bir çiçek solmaya yüz tutarken, diğeri goncalanıyor. Solan çiçekleri bir gün temizlenirken görüyorsunuz, ertesi gün yerinde başka çiçeklerin renklendiğini görüp hayret ediyorsunuz. Manzara muhteşem, her gün bir başka renk, bir başka güzellik.


Bu şekilde lalelere, kır çiçeklerine, menekşelere, arada bir sürü adını bilmediğim, ve mutlaka Ada'ya öğretmek için öğreneceğim başka çiçeğe ve şimdi de güllere sevgimizi gösterdik. İlginçtir Ada "çiçek" kelimesini biliyor, "a, a, çiçek" dediğimde evdeki çiçekli resme, "ah kırmızı çiçek" dediğimde de mesela, parktaki çiçeklere bakıyor hemen. Ve kocaman bir gülümseme. Her defasında.


Ama Ada bahara ait başka şeyler de öğrendi.

Mesela bahar coşkusunu. Etrafta koşuşan oynaşan köpekleri, harika sesleriyle şarkı söyleyen kuşları tanıdı. Hav hav, cik cik... Sonra bahar coşkusunun aydınlattığı, yüzlerini yumuşattığı, gözlerini ışıldattığı insanlarla tanıştı. Gülümsemeye gülümsemekle karşılık vermeyi öğrendi. Hayvanlardan korkmamayı, onlarla dost olmayı sonra.


Hmm başka neler öğrendi? Üşümek ve terlemek duygularını. Baharda kat kat giyinmeyi, gölgenin serin, güneşin sıcak olduğunu. Parktan çıkar çıkmaz trafik gürültüsünün içine düşüşümüz ile, doğanın huzuruna ve sessizliğine -daha doğrusu güzel seslerine karşıtlık oluşturan gürültü kavramını öğrendi.

Bu bahsettiklerimi gerçekten öğrendiğini Ada'nın ifadelerinden anlıyorum. Güzel bir çiçek gördüğünde çıkardığı sevgi çığlığından, koşturan bir köpek gördüğünde çıkardığı sesler ve yaptığı heyecanlı el-kol hareketlerinden, bir teyze-amca onunla sevgiyle konuşurken gülümsemeyle karşılık verişinden, kuş seslerini dinlerken, takındığı mutlu dinginlikten, gürültüyle karşılaştığında kıpır kıpır sıkıntı halleri sergilemesinden...

Baharı kızımla yaşadık bu yıl. Ne mutluyum Allah'ım!

Yavru Kuşum

4 Mayıs 2008 Pazar

Müzikli Bir Gün

Dünkü yazının üstüne...bugün mokur mokurdu Ada. Diş meselesi gece gizlenip, sabah yaptı yapacağını anlaşılan. Tebriklere teşekkürler bu arada!

Bugün müzikal buluşmamız vardı. Hem de iki ders üstüste. Geçen hafta sevindiren bir ilgi olmuştu, bugün de işte bu şekilde biraraya geldik müziksever anne-babalar ve çocuklarıyla. Ve blog anneleriyle tanıştım, Pınar, Özgür, Didem, Aylin, Burcu!! Ne güzel oldu.


Birinci dersimiz çok kalabalıktı, ama belki de buna oranla zor olması gerekirken, katılımcı ve çekingen olmayan bir grup vardı. Dikkatler baştan sona yerindeydi. Çocuklarsa (Ahmet Can, Alara, Ali Murad, Bora, Ceren, Giray, Göktürk, Pablo Arda) bir harikaydı. Veliler parçaları ve aktiviteleri ucundan bucağından yakalamak için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Programa gerçekten aktif olarak katıldılar, danslar ettiler, ritmler tuttular, şarkılara eşlik ettiler, ...

Zordu işleri. Çünkü tanımadık ortam, yeni tanıştıkları cır cır konuşan, hop hop hoplayan bir hoca. İlk kez duyulan, bir kısmı yabancı dilde şarkılar. Üstüne enstürmanlar, hareketler, "hadi kalkalım, hadi oturalım"lar...

Tanışma dersinin esprisi. Tüm bunlara rağmen, şaşırtıcı aktif katılım sevindiriciydi. İkinci dersimizdeyse sayıca daha azdık (Çocuklar Arhan, Duru, Eda, Mehmet, Aksel, Ada). Az kişi olunca hemen ortama uyum sağlayıp aktif olmanın daha zor olabileceğini gördüm. Yine de güzel vakit geçirdik ve velilerin program hakkında bir fikir sahibi olduklarını zannediyorum.

Açılış öncesi bu müzikal buluşmalar aileler için tanıtım, benim içinse deneyim aslında. Artılarımı, eksilerimi görme fırsatı. Teknik hazırlığın ne kadar önemli olduğunu fark ettim mesela (ör. müzik setinin CDdeki track'leri gostermeme sürprizi!) Ve eve gelir gelmez, bizim minik seti arabaya attım, artık nereye gidersem o da oraya, n'olur n'olmaz.

Tüm resimlere sayfanın sağ üst köşesindeki slide'ı tıklayarak ulaşabilirsiniz

Dersler resmi olarak başladığında her aileye derslerde söylenecek şarkıları içeren iki CD verilecek. Biri arabaya, biri eve. Şarkılar neşeli, dinledikçe kulaklar dolacak, dinledikçe müzikler hafızalara yazılacak. O zaman işte dersler farklı bir heyecanla beklenecek.


"Bir küçük tavşan, yes maam, hop hop hoplar, yes maam, sebzelerii yer, y..."

Yorulmuşum bugün. Dersten sonra da uzun süredir görüşemediğimiz "en dostlarım" geldiler. Bu şehirdeki görüşememe meselesi başlıbaşına bir konu. Tuluğ'la Sevil'in özel durumları da var gerçi.


Tuluğ Tırpan Türkiye'deki en başarılı müzisyenlerden biri, müziğin her telinde yetkin arkadaşım. Sevil'se başarılı antropolog eşi. Tuluğ'un turneleri, Sevil'in artık onu bunaltan yoğunluktaki akademik hayatı onları Ada'yla ancak buluşturabildi. İyi ki geldiniz. Artık evimizin yolunu biliyorsunuz, yine bekliyoruz!

3 Mayıs 2008 Cumartesi

İlk Diş !

Ada kızım bugün tam 9 ay 7 gunluk ve ilk dişi bugün ucunu gösterdi bebeğimin.


Ada 3.5 aylikken çıktı çıkacak bu diş demeye baslamıştım ('yuh!' biliyorum). Hani genetikmiş ya, ben de erken cıkarmışım ya, cok kaşınıyor ya dişleri, salya salya salya ya... Çıkmadı, hem de uzuun bir süre. 7.aydan itibarense tamam dedim, çıkmıyor, çıkmasın, napalım, nasılsa köfteler, tavuklar, tüm katı gıdaları hapır hupur yiyor maşallah, bir pirzola denetmemişiz (!), olsun dedim, benim kızım da dişsiz olsun.

8.ayda doktorumuz "protez takacağız bu kıza" esprisini yaptı, ümitsizdi kinda. 9.ayda gerçekten protez mi takmak gerekecek diye şüphelenmeye başladım birden (e mecbur, öyle değil mi? 9 aylık olmuş, millet patır patır patlatıyor, literature mi geçeceğiz?) Salyalanma azalmış, kaşınma desen her zamanki kadar. Her şeyi ağzına götürme huyunuysa vahşi iştahına vermeye başlamışım...

Kızımın dişi çıktı Allah'ım! O kadar coşkuyla karşıladım ki; bir de duygusallaştım hesapsız. Büyüyor diye. Zannettim ki koca kız oldu. Oldu da canım miniğim, yalan yok işte. Artık kanıtımız bile var!

Hiç dertsiz çıkardı dişini Adakızım, yine dertsiz, yine sakin. Ne geceleri uyandı, ne huzursuzluk yaptı, iştahı da kaçmadı dedikleri gibi. Öyle çıktı işte ilk diş. Hep böyle sıkıntısız gelse diğerleri de, ne iyi olur. Biliyorum biliyorum zor, ama canım öyle istiyor işte...

Büyüyor evet. Hem müjde de vereyim size. Artık kolayca ayakta da duruyor. Yani bir şeyler geç oluyor ama oluyor. Kızımın iştahı ise değişmiyor, ne diş dinliyor, ne patlarcasına tıkınmak.

Patlamıyor, yiyor da yiyor. Bu işin sonu ne olacak göreceğiz. Doktorumuz son randevuda ailede şişman birinin olup olmadığını sordu! Anlayın yani.

...İyi, kaydettik bu tarihi.

Bu da ilgilenenlere bu konuda güzel bir link.

2 Mayıs 2008 Cuma

Montessori Grubu ve Harika Etkinlikler

Yandaki logoyu gormussunuzdur: "Buyuyorum, Egleniyorum, Ogreniyorum".

Archi*Sugar Esra'nin sitesinde Montessori grubunun davetini gorunce hemen uye olmustum. Bir kac hafta once. Cok etkin bir grup, caliskan annelerin cogunlugu olusturdugu, yapici calismalarin gerceklestigi bir internet bulusmasi. Cocuklari konusunda insani zinde ve algilarini acik tutuyor kesinlikle. Adini kurucusu Maria Montessori'den alan bu sistem hakkinda tonlarca bilgiye hemen bir google arastirmasiyla ulasabilirsiniz.


Iste ben de temel bilgileri edindigimde, kucukken Ankara'da Alman Anaokulu'nda yaptigimiz etkinliklerin, saskinlikla, bir bir aklima gelmeye basladigini gordum. Inceledim, okudum ve dedim ki tamam, budur, Ada'nin yetismesinde faydalanacagim sistem budur.

Gecen hafta grupta cok yapici bir calisma basladi. Her hafta uyelerden biri bir kelime belirliyor (bir kavram, bir nesne adi, bir mevsim adi, her sey olabilir). Ve herkes kendi cocuguyla bu kelimeden yola cikarak egitici bir calisma yapiyor. Blogu olanlar, bloglarinda bu calismayi fotograflariyla destekleyerek paylasiyorlar.

Ilk hafta kelimemiz "Su" idi. Bizim icin hafta cok cabuk gecti ve hic istemedigim bir sekilde bilincli olarak Ada ile bir calisma yapmadan, ikinci kelimemiz ilan edildi: Bahar. Tabii ki kacak yapmayacagiz ve gecen haftanin kelimesi ile bu haftaninkini hemen yapacagiz. Soz.

A aaaa kizimi ihmal mi ediyorum ben????

Haberler: Bir Kotu, Bir Suru Iyi

Kotu haber: Dun bahsettigim seminer iptal edildi. Dedikleri; iptal edilmedigi, baska bir zamana ertelendigi. Cunku gerekli duyuru yapilmamis, dolayisiyla arzu edilen katilim gerceklesmemis. Boyle dediler, iyi duyurulmadigini soylediler.

Yazik oldu. Genelde muzigin cocugun gelisimindeki onemli yerine orneklerle deginilecegi, cesitli muzik egitim sistemlerinin incelenecegi ve ailelere onerilerin sunulacagi ilgi cekici bir seminer olabilirdi. Degisik grup calismalari, muzik ornekleri dinletileri, vb yapmayi planliyordum. Bir de bunca yogunluk arasinda, seminer hazirliklarina vakit ayirmak icin bin dereden su getiriyordum.

Aslinda insan uzuluyor. Yani takibettigim bir takim cocuk gelisim ve okul oncesi gruplari, bu tip duyurulari ilan eden aile danismanlik merkezlerinin sayfalari ve aile-bebek web sitelerinin hic birinde bu duyuruyu gormedim. Ben de merkezin gorevidir dedim, bir tek burda duyurdum, ve galiba ona erisimi de beceremedim. Neyse artik... Biraz hafiflemis durumdayim en azindan.

Iyi habere gelince, bu seminerden dolayi katilamayacagim iki etkinlige simdi katilabilecegim. Biri onumuzdeki hafta cumartesi gunu minikler icin Sariyer'de yapilacak olan buyuk piknik. Digeri de diger hafta Tarabya'daki Woodsview Preshool'da cogunlugu yabanci aileler ve cocuklariyla yapacagimiz "Music Together" bulusmasi.

Iyi haberin devami ise, yukarda bahsettigim merkez, MT bulusmalarimiza ev sahipligi yapmak istedigini soyledi. Buna gore gelecek hafta da Caddebostan'dayiz. Zaman ve saat konulari netlesince ilgilenenleri haberdar edecegim.

Dun ve bugun cok fazla telefon aldim, yer onermek isteyenler, gorusme talebeden anaokullari ve uc yerden de ortaklik teklifi! Bu kadar ilgi uyandiracagini tahmin edemezdim, cok heyecanlandim. Bebeklerimiz, cocuklarimiz ve aileler icin boyle bir seye ne kadar ihtiyac oldugunu goruyorum bu arada. Bakalim, umarim her sey yolunda gider, dogru kararlari veririm. Ve umarim minikler ve buyukler icin gercekten guzel bir aktivite olur yaptiklarimiz.

1 Mayıs 2008 Perşembe

Seminer Duyurum

Gecen ay madem cocuklarla muzik isine giriyorum, yas gruplarini daha iyi taniyayim diyerek, 'Portage 0-6 yas Cocuklarda Gelisim Degerlendirmesi' programina katilmistim. Bir turlu anlatamadim burada ama gercekten faydali bilgiler edinmistik.

Iste bu program esnasinda, programi organize eden Derin Danismanlik Merkezi yetkilileri, benim 'Music Together' projemle ilgilendiklerini, birlikte muzik programlari hakkinda ve muzigin 0-6 yas grubundaki cocuklarin gelisimine faydalari konulu bir seminer duzenlememi arzu ettiklerini soylemislerdi.


Kabul ettim. Seminer mayis ayinda, dort hafta devam edecek.
Seminer duyuruma burdan ulasabilirsiniz.