30 Ağustos 2008 Cumartesi

Enkazzz

Yani oldu mu Osman?!

Enkaz günün ardından, televizyonlu medeniyete ulaşma şevkiyle 92 mezzo'yu açıyorum ve bir keman ki kanırtıyor, bir eser ki kulağımın derinindeki her bir kılcal damarı patlatıyor. Ne o, "yetti bu kadar hüzün, keyif yapayım" demişim. Haha yaptın işte, al sana keyif.

Keyif bile yapamıyorum artık, ağlamak istiyorum. Bunalımdayım dostlar. İki günde nasıl "bomba gibiyim" ruh halinden, "enkaz oldum" beden haline dönülür bilmiyorum. Ama işte.

Önce ayaklarım su topladı -hem de nasıl, Caddebostan sokaklarını "iş sebebi ile" bir aşağı bir yukarı arşınlamaktan. Sonra beynim patlıyor, herhalde beynim şişiyor, kafatasıma küçük gelmeye başladı: Zooonk, Zooonk. Migren diyorlar adına. Hoşgeldi, uzun zamandır gözümüz yollardaydı. Sonraaa... e tabii migren olduğu için mideye vurdu, gerisini anlatmayayım. Bir de geceyarısı 4'de "şimdi şunu böyle mi yapsam?", "bu böyle olunca yok olmaz, napsam?" gibi sorulardan uyanmışlık ve uyuyamamışlık da gelince üstüne...

Ayhhh...!!!

Enkazım, enkaz. Beynen ve bedenen. Ve işin kötüsü yanlış zamanlama. Kitaba göre çünkü hala kalp ameliyatını atlatmış durumda değilim. Üstün Dökmen "tükenmişlik"i anlatmış:

"Başarı güdüsü çok yüksek olup çok çalışan, kapasitesini zorlayacak şekilde iş yüklenen, başlangıçta bunların üstesinden gelen, ancak zamanla altından kalkamayan kişilerde görülür"

...müş, tükenmişlik. Tükenmişim a dostlar. Galiba buraya kadar. Heyecan fazla geldi.

Aslında tek istediğim neydi? "Hadi gel beraber çıkalım, bakalım", "ee anlat bugün n'aptın?", "heeey dur orda biraz, sen kendini bu kadar yormamalısın, belki ucundan tutabilirim" falan filan, böyle laflar. Ben de yoo deyip teşekkür edecektim. Mesela...

Yine de kilometrelerce ötede bu lafları eden, can-ı gönülden eden arkadaşlarım var.
Varmış yani, güzel şeyler de varmış bu dünyada.

Var tabii. Asıl güzel şey, yarın yanıbaşımda olacak güzellik... Belki her şey onsuzluktan oluyor, bu kadar ağır geliyor.

Tatile ihtiyacım var diyeceğim ama yeni tatilden geldin diyeceksiniz. Of sarhoş gibi beynim, ne yazıyorum acaba bir bilsem?

Gelse de biraz mıncıklasam tomtoş yanaklımı.

Zafer Bayramı

Zafer Bayramı'mız kutlu olsun. O yıllarda başkomutan Mustafa Kemal önderliğindeki ordumuz, yurdumuzu düşman işgaline bırakmadığı için, bugün kızımla beraber -hala- güzel ülkemizde bağımsızca yaşıyoruz.

Aydınlık ve güzel gelecekler senin olsun minik kızım.

29 Ağustos 2008 Cuma

Zor Geldi

Aç gözünü ordasın, aç gözünü burda. Orası dağın başı, çimi, taşı; kuru havası, serin gecesi... Orda şefkat, orda sohbet; burda sessiz koca şehir...

Orada çocuk, burada kadınsın. Orada hasta, burada iştesin.

Derler ya "evinin hanımı, çocuğunun anası", işte o vakit geldi. Geldim Ankara'dan Istanbul'a. Karmaşa, kargaşa... Geçiş zor. Gelmediler ki şöyle iki gün, yumuşaak bir geçiş yapayım.

Derler ya annelerimiz babalarımız "sen kazık kadar olsan da benim hala bebeğimsin", o durum. Hastalığımda, ameliyatımda, en çok da sonrasında rahat ettirdiler beni. Nekahat dönemimde daldığım gelecek planlarımda, şikayet etmeyen kulaklar oldular -çok destek göstermeseler de. Dinlediler. O da yetti, iyi geldi.

Şimdi düdük gibi burdayım. Miniğimsiz. Kucağıma alamıyorum diye, birlikte gelemedik kızımla. Pazar günü babasıyla gelecek. Aydınlığım kuzum yok ya, günüm karanlık. Olmuyor işte onsuz, gün ışıldamıyor. Ameliyat ayrılığı bile böyle üzmemişti. Gözüm yaşarıyor.

Pek duygusal durumlar. İşler fena. Kelime anlamıyla "işler de fena" Amerika'dan yaptığım 190 dolarlık bir enstürman alışverişine 420 dolar vermem gerekiyor. Gümrükten çıksın diye. Aklım almıyor, yanlıştır diyorum. Kafam bulanıyor. Her iş zor. An geliyor, kaçmak, pes etmek istiyorum.

İstanbul karanlık geldi. Dönüş ani ve plansız oldu, iyi gelmedi. Özlemem gerekirdi belki. Ya da terk ettiğim kara şehrinden bıkmam. Olmadı.

Ankara'da olsam, paşa paşa tercümemi yapıyor, "iş"lere çalışıyor olacaktım masa başı. İki saatte bir, az şekerli molası verip, çınar altında yatıyor olacaktım. Akşam yemeli-içmeli sohbetlerde ahkam kesiyor olacaktım. Küçük mintoşumu tutup elinden, çim çim yürütüyor olacaktım. İki dakikada bir buzdolabından otlanıyor olacaktım, beyaz odanın beyazında renk renk dergilere dalıyor olacaktım. Tım, tim...

Dımmm.

Burdayım, halısı eşyası kalkmış yazlık "kışlık ev"de. Sıcak. Nemli. Boş. Sessiz. Buzdolabı boş, beni bekler. Kahve çay bitmiş, alışveriş der. Çamaşırlar dağ. Bavullar fora. Akşam yemeği diye bir şey var sonra. Daha doğrusu "yok" hala...offf büyümek zor geldi birden. Bir günde hastadan, sağlıklıya dönmek de...

Alışmam gerekiyordu, alıştırılmam. Ama işte orda anasının kuzusuydum, babasının canı; burda kocasının karısı. Şekil değişti. Diyorum ya...

Zor geldi.

24 Ağustos 2008 Pazar

Music Together - Anket

Ders programlarını yavaş yavaş oluşturmak istiyorum. Yan sütundaki anketi cevaplarsanız beni çok sevindirirsiniz. Böylelikle dersleri, aileler ve bebekleri/çocukları için en uygun gün ve saatlere koyabilme şansım olur.

Şıkları işaretlerken bebeklerinizin uyku ve yemek saatlerini göz önünde bulundurursanız iyi olur. Birden çok şık da işaretleyebilirsiniz. En güzeli karınları tokken ve uykudan sonra yapılan dersler.

Yardımınız için şimdiden çok teşekkürler!!!

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Big Chef's

Eh bravo!

Çok sevdiğin öğrencinin nikahına gitme, kalk mideni bayram ettirmeye git. Bayram da gerçek bayram ama. İki aydır evdeyim. Hep dışardayım da...hiç dışarı çıkmamışım. Tamam, civardaki tüm teyzelere sabah kahvesine gittim sırayla, sonra minik Mintoş'umla elele araba gezmeleri de yaptık. Ve dahi, gündüz gece bahçede çıplak ayakla da dolaştım. Ama işte lokaldim.


Bu gece sınırları aştım.


Sağolsun Fethi Paşa. O zaman dedi, kalk götüreyim seni oraya. Orası Minasera'da, bizim buralara yeni açılmış bir alışveriş merkezi, çoğu yemekçi! Aman ne güzel. Bir gittik, gerçekten bir sürü restoran, cafe, sıra sıra. Ama... Boş! Bomboş. Anlamadım An
kara mı boş, milletin cebi mi boş.

Boş restoranları sevmem, yemeklerinin tazeliğinden korkarım, ayrıca canım da sıkılır, iki insan görmeyeceksem, ben ne anladım o yemekten. Hadi yanında dünya deryası, tatlı dilli, hoş sohbetli birileri olur ne ala. Ama iki lafı biraraya zor getiren bir çift olarak bize insan gerek, insan. Hiç değilse, onu bunu dilimize dolar, iki kelime çıkartırız öylesine.

En dolu yer, yine bizim gitmeyi planladığımız yerdi. Big Chef's. Istanbul, New York karışımı bir mekan. Artık pek alışık olmaya başladıklarımızdan. Ama sanki daha özel, daha özenli, daha düşünülmüş. Hoşuma gitti. Neler? Tamam ilk olarak lezzetli yemekleri, hızlı servisi. Ama mesela menüsü. İki kere hoşuma gitti, biri menü kitapçığının tasarımı, diğeri de menüdeki yemeklerin, içeceklerin, tadımlıkların, keyifliklerin bolluğu. tsrm12.com'un marifetiymiş, Ustaca! İki link de görülesi, okun
ası, süzülesi linkler, tıklamanızı öneririm.

Yemekleri sevdik, mmm, iyi de yedik. Ama aklımda ve damağımda kalan kapanıştaki lezzetli mi lezzetli waffle oldu galiba. Yeme de yanında yatlık bir durumdu. Yedim.

Ben süslü tabaklar severim. Özenli sofralar sonra. Ama yemekte gözümü de doyurmak isterim, yani hem bol olacak, hem süslü, biraz görgüsüz usülü. E n'apalım?

Tuttu, iki aylık restoran yemeği orucumun açılışı heybetli oldu. Haa, bir de güzel içtim, sefam olsun. İlk dışarı çıkma bayramım kutlu olsun!

Nikah Şahidi

Onur duydum. Sevindim. Bilkent'ten piyano öğrencim Ediz bu akşam evleniyor. Telefon etti ve benim nikah şahidi olmamı istediğini söyledi.

Gidemiyorum... Çünkü enfeksiyon riskinden dolayı kalabalık ortamlara girmem hala önerilmiyor. Hem en mutlu gününde Ediz'in yanında olacak, hem de üç yıldır görmediğim eski öğrencilerimi, hocaları, arkadaşlarımı görecektim. Çok üzüldüm...

Ediz bana göre hala çocuk, 21 ya da 22 yaşında olmalı, damat ise yaşça kendinden büyük. Bana geçmiş olsun ziyaretine gelmişti geçen hafta, güzel bir demet çiçekle. Kendi de çiçek gibi, kuğu gibi zarif bir kız. Bu kadar erken yaşta evlenilmesi kafamda soru işaretleri doğuruyor, sanki uyarmak isteyip tutuyorum kendimi. Ama kurcalamamak gerek, değil mi? (Hem ben geç evlendim de ne oldu?). Çok mutlu ve heyecanlıydı, eşinden bahsederken de gözünün içi gülüyordu.

Biliyorum okumayacaksın bu satırları ama...Mutluluğunuz ömür boyu sürsün sevgili Ediz!

21 Ağustos 2008 Perşembe

Küçük Buda Havuzda -ve çok coşkulu!


ŞİİR

Zevk damakta, yağ göbekte
Hapır hupur, lüpür lüpür

Dil dışarda, el sularda
Şapır şapır, şupur şupur

Çok bağırışta, tiz çığlıkta
Viyak viyak, ciyak ciyak

Can kızımda, kan kızımda
Canım kızım, melek kuzum...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Geziyoruz

Bloglara bakıyorum da, anneler yolda, bebeler sırtta. Tüm anneler-bebekler-arada babalar, hepsi yurdumun bir güzel köşesinde; ya dağların tepesinde, ya denizlerin derininde...

Ama işte, biz de geziyoruz Ada'yla birlikte.

Çınarın gölgesinden, anneannenin koynuna; kayısının dibinden, güneşin alnına... Uzun yolculuklar da yapıyoruz hem; bahçeden yatak odasına, beyaz odadan büyükannenin kartal yuvasına! Tabana kuvvet hem de. Şimdi merdivenlere dadandık mesela. Küçücük tombul teyzeler gibi Adakız. Ama onlar gibi her basamağa tek ayak-diğeri yanına-dinlen yapmıyor. Her basamağı tek adımla çıkıyor mintoş. Bir sağ, bir sol. Küçücük bedene dev adımlar yani.

Eğleniyoruz.


Ada katlararası ve bahçedeki rüzgarlı-güneşli-gölgeli-kuytu köşeler arası gezedursun, annesi de kendi çapında gezintilere çıkıyor. Kah internette, kah tarihte. Tarihte diyorum çünkü bugünlerin heyecanı tam da bu. Bakalım nasıl becerip de açacağız? olan Salon Sanat'ta vermeyi planladığım iki dersin aylık programlarını çıkartıyorum. "Resimlerdeki Melodiler" ve "Müzik Tarihine Yolculuk" seminerleri. Biliyorum adlar pek romantik, ama pek teknik olmasını kim istiyor ki?

İsteğim planlı programlı olup, her hafta ne işlenecek, sohbetler ne konuda olacak, hangi resim örnekleri izlenecek, hangi müzik eserleri dinlenecek önden belirlemek. Yazdıkça heyecanlanıyor, yazdıkça sabırsızlanıp, birilerini karşıma oturtup anlatmak istiyorum. Hocanımlık damarlarıma işlemiş... Ders vermeyi özlüyorum.

Az kaldı işte. Bitiyor tatil. İstanbul kollarını açmış, bizi bekliyor. İşler dizi dizi önümde. Kalbim sabırsızca çarpıyor.

19 Ağustos 2008 Salı

Öcü Göz

Bir süredir her günüm bir diğerinin aynı. Mecbur. İyileşme devresi. Dışarı çıkıp aleme dalacak halim yok tabii. Dolayısıyla değişmez mekan, evimiz -Ankara'daki evimiz, anne-baba evi. Güzel olan yazlık ev kılıklı bir yer olması. Hayatımız bahçede geçiyor. Temiz hava, bol güneş, tatlı sohbet, bol yemek... Gelenle gidenle sosyal hayatımız renkleniyor. Lakin benim bir yere çıkabildiğim yok.

En büyük olay hastaneye gitmek. Demektir ki; daha usturuplu giyinmek, arabaya binmek, şehre inmek. Buraya kadar heyecanlı da, sonrasında iş yok: Kol uzatmak, kan aldırmak. Aldıramamak, çünkü damar bulduramamak...

Dün yine aynı rutini gerçekleştirmek üzere yollara düştük ama ekipte biri daha vardı: 89'luk altın kız anneannem. Neden? Çünkü sabah bir kalktık, bir gözü kıpkırmızı kan, öcü gibi bakıyor bize. Randevu aldık, hazır hastane günü, birlikte gidelim dedik. Benim hikaye yine aynı geçti. Aldır, aldırama, buldur, buldurama; bir on gün sonra "yine buyrunuz" denildi, teşekkür edildi. Anneannemin doktor ziyaretine sıra geldi.

Uzatmıyorum ve devam ediyorum. Doktorla anneanne arasındaki dialog:
-Çok önemli bir şey değil, damarlarda böyle tepkilere rastlıyoruz.
-Evet?
-Bazı nedenlerden dolayı olabilir.
-Ne acaba?
-Mesela son zamanlarda ağır bir şey kaldırdınız mı?
-????

Haha, Adakız'ın ilk enkazı anneannem! Diyordum "almayın anneanne, ağır bu kız, bir yerinize bir şey olacak". Anneannem dinlemiyor, artık 11.5 mu 12 mi kiloluk tombiki kucaklamaya çalışmaya devam ediyordu. Sen misin haltercilere özenen? Oldu olan, gözlere doldu dolan. Şimdi anneannem Ada'nın patlattığı öcü gözlerindeki kanı def etmek için 3 hafta damla kullanacak. Ve...artık Ada'yı -maalesef- kucağa almayacak (varan 2).

Siz siz olun, yaşlı büyüklerinize minikleri taşıtmayın. Hadi biz gözle kurtardık paçayı, beli çıkan, sırtı tutulan n'apsın?

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Güneşim Kızım

Fazla söze ne gerek? Hayatıma düşen gölgeler bu kadar mı çabuk aydınlanır?

Ateşböceği

Size de oldu mu bilmiyorum. Heyecanınızı paylaşamadığınız, üzüntünüzü anlatamadığınız zamanlar oldu mu? Hiç, bir uzaylı gibi hissettiniz mi kendinizi? (Daha çok soru sıralamıştım da, o edebiyat hoşuma gitmiyor. Sildim. Ama silmek hissetmemek anlamına da gelmiyor tabii, biliyoruz).

Ayrıntıya girmek hoş olmaz. Aile sohbeti açık alanda yapılmaz. Konu benim heyecanla sarıldığım "işlerimle" ilgili. Hayat boyu çalıştıktan sonra, verdiğim uzun aranın sonucunda tekrar çalışma hayatına dönmek arzum. Biliyorsunuz zaten hikayeyi... Ama canım kızım, bebeğim de olduğu için, "iş" zaten part-time'ın da part-time'ı. Haftada birkaç saat hepi topu. Doktorum izin vermiş, üstüne ben biraz daha "istirahat zamanı" eklemişim.

Başlayacağım.
Çalışıyorum.
Harıl harıl.
Heyecanlıyım.

Eeee?

Yazıyorum. O kadar çirkin geliyor ki laflar, siliyorum. Yazıyorum, okuyorum, sinirleniyorum, siliyorum.

Yazmayacağım. Canım sıkkın. Siz de yorum yazmayın. Unutalım mı? Unutalım.
(Sanki kolay bir şey)

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Ve Tarihe Notumuzu Düşelim

Ada bugün bağımsız ilk adımlarını attı!

Biiir, ikiii, üç adım...

:)

15 Ağustos 2008 Cuma

Yorumlara Bakınca

Yazıyorum. İçimden geçeni. İnsanın içinden zehir de geçiyor, güneş de. Duygu da geçiyor salya sümük, betonarme mantık da. Bir an bir ana uymuyor. Hatta işin ilginci, siyahıyla beyazı çoğu zaman aynı pistte dans ediyor.

Tabii ki bu "kucaklama" meselesi etkiledi beni. Şöyle sımsıkı sarılabilme, sarılamama işi. Ama eşantiyon anneyim dediğimde, dünyanın en mutlu eşantiyon annesi olduğumu da söyledim. No şikayet. Mutluyum yani. Katıksız.

Sonra... Üzülmüyorum, şükrediyorum. Ama yine sarılmak istiyorum. Olabilir.
Elele tutuşmakla, o bakışla, o gülüşle eriyorum. Yine de sarılmak istiyorum. Olabilir.

Ama ağlamıyorum. Sarılamıyorum diye günlere küfredip, sabrımla savaşmıyorum.
Ama işte...konuşuyorum. Günlük ya bu, yazıyorum.

Dediğim şudur ki; bana üzülmeyin, iyiyim, gözünüz dolmasın, bomba gibiyim.
Sadece çenesini tutamayan, aklından geçeni ağzından kaçıran bir gevezeyim.
İşte böyle...

14 Ağustos 2008 Perşembe

Eve Gidesi

Akşam 6'da yemeğini yer. Canavar ya, en fazla 10 dakika sürer. Günün çoğunu yürüme alıştırmalarına ayırıp dağ bayır dolaştığı için, hafiften yorgun düşmüş durumdadır. Biraz müzik dinleyip, iki dans eder. Biraz kucak sohbeti, biraz yer aktivitesi yapar. Sonra...

Sonra bir noktaya dikiverir gözünü, cin gözlerin feri gider. Bu ilk işarettir. Ardından ilk esneme gelir. Hane halkı birbirinin gözlerine bakar, sonra da saate. Erkense yandık çünkü, en erken 7'de uyuması gerek ya; daha erken uyursa, sabahın 5'inde uyanma olasılığı vardır ya; kimse uykusundan feragat etmek istemez ya...


İkinci esneme gelir. Vakittir.
**
"Geçmiş zaman olur ki"ye giderseeek...

Anne Ada'yı kucağına alır, 2 aylıktan beri günde beş kere anlattığı masalına başlar. En yumuşak ses tonuyla. Bebeğinin kafasını iyice göğsüne bastırır, kah saçını okşar, kah sırtını sıvazlar. Yavaaş yavaş odasına doğru giderler.

"Adakız'ın uykusu gelmiiiş, mışııııl mışıl uyumak istermiiiş, çok güzel rüyalar görmek istermiiiş".

Adakız'ın kafası iyice düşer. Annesi antredeki aynaya kaçak bir bakış atar, sarkmış yanaklarını görür Ada'nın, Ada'nınsa hiç bir şey göresi yoktur. Aynaya bakmaması uykuya hazır olduğunun başka bir işaretidir.

Annesi masal eşliğinde Ada'yı odasına götürür. Adakız'ı yavaşça yatağına bırakır. O kucaktan yatağa geçerken, baş parmağı da ağzına geçiş yapar. Adakız parmak emmez, ama parmağını ağzına almadan da uykuya geçmez. Çözün çözebilirseniz. Parmak ağızdaysa, uyku yakındadır. Annesi eğilir bir öpücük kondurur yanağına, küçük. Adakız parmağını ağzından çeker ve gülümser. Parmak yine ağzına girer. Anne "İyi uykular canım kızım" der ve usuuuulca odadan çıkar.

Adakız mışıl mışıl uykusuna dalar.
**
Şimdi mi?
Şimdi şekil biraz değişik. Diyorum ya evde iş bölümü var. Sabah faslı dedeninse, yatırma faslı da anneannenin. Ama evde herkes çürük! Dedesinin beli çürük, anneanne oldu olası nazenin ve güçsüz, elinde değil. Büyükanne var canavar gibi, bıraksak o kaldırıp yatıracak ama...o da 89 yaşında! İnsanın bir uyarası geliyor Ada'yı kucağına aldığında.

Babam aldığında bir "aah" patlatıyor, beline kramp giriyor. Annem aldığında, benzi sararıp, yüzü sarkıyor; ödüm kopuyor, ikisi birden yere yığılacak diye, belli ki 12 kiloyu kaldıramıyor. Anneannem alsın istemiyorum, dedim ya yaş 89... Yani uzun lafın kısası, şeytan diyor, boşver kalbi, kaburgaları, dikişleri. Al kızını kucağına! Hane halkından daha "çürük" olabilir misin?

Korkuyorum tabii. Daha vakit değil ki. Ama çok da yorduk bizimkileri. Eve gidesim var, iyileşesim var. Kızımı kucağıma alıp, iyi uykular diyesim var.

Bu aralar vıcırdayarak uyuyor, ona kızgınım aslında. Ben yatırabilsem onu, yine eskisi gibi huzur içinde uykuya dalacakmış gibi geliyor. Belki de böyle olacak bundan sonra, belki de büyüyor... Bu miniklerin her anı her anına uymuyor.

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Elele

Ada sabahları şakıyarak uyanır. Yani bir 10-15 dakika, bazen daha fazla, şarkılar söyler, kendi kendine kahkahalar atar. Yanına gitmeyiz, günü karşılama keyfini yaşasın isteriz. Saat 7'ye 1-2 kala ama çoğunlukla tam da 7'de sesi sivrileşir, hafif kızgın ve crescendo'lu bir "aa" çeker. Vakittir.

Dışardan hafif şarkılar söyleyerek yaklaşırım kapısına, sesimi duyunca kızgın "aa" çığlığı, sabırsız kahkaha çığlıklarına döner birden. İçeriye girerim. Karşımda duran manzara, mucizenin manzarasıdır. Gözünde tarif edilmez bir sevgiyle çırpım çırpım çırpınan bir minik kız. Alırım onu kucağıma, öpüşür koklaşırız, sonra pencereye yönelir, ağaçlara, kuşlara, kedilere, köpeklere, komşulara selamımızı yollarız.

Geçmiş zamanın hikayesi...
Şimdi işler biraz değişik.

Ada sabahları yine şakıyarak uyanıyor. "Aaa" çığlığını duyan hane halkı, yine de benim onayımı almadan içeri girmiyor. Görev hafta hafta el değiştiriyor. Birkaç haftadır dede görüyor minik kızın ilk çırpınışlarını. Kendine uzanan kollardan o tutuyor kaldırıyor, ilk öpücüğünü o veriyor. Ben mi? Söylemiştim ya, ben eşantiyon anneyim. Her olayda yanında, ama ille birinin kuyruğundayım. Yine de gelişmeler var bu ilişkide. Ada'da bir algı değişikliği, bir sevgi yoğunlaşması yaşıyoruz, gözle görülür. En çok da bana (babası yoksa tabii!). Üç gündür yani.

Elimden tutuyor miniğim. Her daim. Arabasıyla dışarda yürüyüşe çıkıyoruz, annem arabasını itiyor, Ada'nın eli elimde. Öyle istiyor. Büyükanne, hala veya dede kucağına alıp, bahçe turu yaptırıyor, bu çiçek, bu böcek; Ada'nın eli elimde. Öyle istiyor. Biri onu yürütüyor, ille öteki eliyle benim elimi tutmak için çırpınıyor. Öyle istiyor.

Eli elimde, gözü gözümde, bir gülümseme dünyaya bedel. En mutlu eşantiyon anne ben miyim bu dünyada?

12 Ağustos 2008 Salı

Biraz Benden, Biraz Bundan, Biraz Şundan...

Bilgisayarımda yine wqxr.com. Balkonum açık, dışardan gelen ıslak toprak kokusu, uzaklardan gelen köpek sesleri. Yanımda Tracy kitabım, diğer yanımda yaz-çiz defterim...

Bugün yüzümü geleceğe döndüm. Gerçekten. Ne dündeyim, ne bugünde. Dünü es geçmek güzel, bugünü kaçırmak manasız. Geleceğe bakmaksa şu an safi heyecan. Dün sonbaharın kokusu uğradı buralara, bugünse ıslaklığı ve rüzgarı. Her ne kadar sıcak insanı, yaz insanı olsam da hoşuma gitti. Belki yüzümü bir anda geleceğe çeviren sonbaharın selamıydı, bilmiyorum.

Yine mevsim geçişi mi bilmem -buralarda ağustosun ilk yarısı yaz, ikinci yarısı sonbahardır- sahneye uygun bir mahmurluk vardı bugün üstümde. Ameliyat günümden beri geceleri ortalama uyku saatim 4.5 saat. Gecenin 3'ünde kalkıp karpuz yiyorum çünkü!! Eh karpuzlar da koflaşmaya başlayınca, uyku bırakmamaya başladı papucunu karpuza. Uyku saatlerim de artmaya başladı bir anda. O değil, yine bugün, tam da günün ortasında 3 saate yakın uyudum. Ne keyif! Ne beklenmedik.

Dinleniyorum, dimdik ve oturarak yatmaya alışıyorum. Ve de rahat geliyor, ne komik. Kendimi kumsalda kumların üzerine kurulmuş bir şezlongda güneşleniyor hayal ediyorum. Tutuyor. Yoğun bakımdaki hemşireleri nasıl bunalttığımı hatırlayınca, bugünleri bulmam mucize. Yeni ayılmışım, ağzımdan boruyu henüz çıkarmışlar, ilk sözüm "kalkıp yürüsem biraz?", hayır diyorlar, tutturuyorum, "lütfen, kalkıp yürümek istiyorum, böyle yatamam sürekli, yürüyebilir miyim?" ve bu soruyu her beş dakikada bir soruyorum!! Rezalet...

Aklım fikrim, Eylül ayında kavuşacağım öğrencilerimde, Music Together'ın resmi açılışında, vermeyi planladığım derslerin müfredatlarında, konser programlarında... Broşürlerde, websitesi metinlerinde, enstürman siparişlerinde. Tüm bunların yanında gıdım gıdım ilerlediğim -yine de yaşasın! ilerlediğim- tercümemde.

Ve...bunları yapmamı sağlayacak düzgün bir yardımcı bulmakta. Çok iş var, çoook...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Yağ Yağmur Yağ

35-40 dereceleri gördükten sonra....

"Yaşasın yağmur yağıyor dışarda!" Rüya gibi, o kadar yabancı ve o kadar özlenmiş ki.

Geçen sene Ada'nın doğduğu günlerde en ciddi su kesintilerini yaşamıştık burda. Bu sene ise, Kızılırmak'tan getirilen zehirli su sebebiyle, çayımızı, kahvemizi ve yemeğimizi bile iyi suyla yapmaya mecbur kaldık; bidon bidon sular aldık, harcadık.

Mevsimler, iklimler değişiyor. Önlemlerse yetersiz ve "rahatsız".

Yağmura muhtacız.

Derken dün cep telefonlarımıza mesaj düştü, yarın Ankara'da yağmur var! Hemen gerekli hayali kurdum bugün için. Gerçekleştirdik de bir ucundan.

Sabah iki damla attırdığında, Ada'yla yağmurun altında dolaştık mesela. Miniğim elleriyle yağmur damlalarını tutmaya çalıştı, sevinç çığlıkları attı, sarı saçları ıslandı, karardı. En sevdiği yeni "kucak" yardımcımız Hacer'in kollarındaydı, bense onların kuyruğunda. Eşantiyon anneyim ya...

Okuyan da gerçekten yağmur gördük zannedecek, paçamıza kadar ıslandık filan. Öyle değil, toptan fantazi. Gerçi bulutlar uğraşıp duruyor üzerimize iki damla damlatmak için, çarpışıp duruyorlar iki efekt yapıp, gök gürültüsü sanmamız için.

Yağamadı. Şöyle şakır şakır yağamadı. Kokusunu alıyorum ama, o iki damlayı saymazsak, ıslaklığı yüzümüzü yalamadı...henüz.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Eller ya da "Mam-ma"

Erken geldi, küçük doğdu. Hastaneden çıkışında 2.600 gr'dı. Sonra büyümeye başladı. Hızla. Sebebi, iştahı. Şanslıydık, biliyorum.

Annesine çekmiş, yemek yemeyi çok sevdi. Babasına çekmiş, hiç bir yemeği birbirinden ayırmadı, hepsini istisnasız mideye indirdi. Keyifle ve sevinç çığlıklarıyla yedi. Bir o kadar da inanılmaz bir hızla, iki kaşık arası kıyametler kopartarak -nerde kaldı öbür lokma diye!

Ama artık bir yaşında, kocaman kız. Bizimkilerin anlattığı hikaye kulağımda: "Lokantaya giderdik, sen 1 yaşında çatalınla kaşığınla kendi kendine yerdin yemeğini". Hmmm, bu ben. Peki o?

O hazırlopçu. Yaşadığı mideye indirme, hem de acilen mideye indirme heyecanından çatal-kaşık tutma, zaptetme gibi bir durum yakalamamız hiç mümkün olmadı. Ama...işte iki gündür elleri imdadımıza yetişti.

Ada "ben de büyüyorum" dedi.



Afiyet olsun minik kızım, küçük canavarım. Sakın bir gün bizi de mideye indirme, tamam mı?

7 Ağustos 2008 Perşembe

Zaman Tüneli

www.wqxr.com New York Times Classical Radio. Birkaç saattir kesintisiz çalıyor bilgisayarımda. Neden daha önce keşfetmemişim, şaşıyorum.

Eski bir dostla karşılaşmış gibiyim. Zaman tüneline girmiş gibi ya da. Bunca yıldır değişmeyen sesleri duymak ne ilginç. Olağanüstü yorumları, canlı yayınları saymıyorum.

Master yıllarım, New York'tayım. Hem okuyor, hem çalışıyorum. Bu radyoyu en çok, kaldığım yurttaki mini markette (nam-ı diğer Bazaar'da) dinliyorum. Yüksek sesle. Tezgahtarlık yapıyorum okul dönüşü, gecenin bir vaktine kadar açık Bazaar. Bir yandan ertesi güne hazırlanan müzik tarihi paper'ımı hazırlıyor, bir yandan yurda yeni taşınan çaylaklara (!) ahkam kesiyorum. Ya da tabii eve çarşaf çarşaf mektuplar döşüyorum. Gelen giden fazla değil, ama sohbete girince uzun dostluklar tam da o Bazaar'da başlıyor.

Yurt dediğim International House, en güzel anılarımın geçtiği, en keyifli mini konserlerimi verdiğim, en şaşalı balolara katıldığım, en bitmeyen danslarda kendimi kaybettiğim güzel mekan. Cebime harçlık yarattığım binbir işte çalıştığım, kendimi bulup kaybettiğim öğrencilik yuvam. Kliması durdurulmayan buz gibi çalışma odaları. Sabahlara kadar çalıştığım tuşları hafif, sesleri ağır kuyruklu piyanolar. Uzun koridorlar, gülümseyen, aynı kaderi paylaşan suratlar...


Kokusunu hatırladım Bazaar'ın şimdi. Aydınlık ve temizdi. Sanki günlük hayat için gerekli her şey vardı. Ne güzel kartlar, kırtasiye malzemeleri, ne yasak abur cuburlar, koku koku temizlik malzemeleri. Of dinliyorum. Müzik aynı, sunum aynı. Ordayım sanki. Alex miydi adı, hiç konuşmayan bir zenci her akşam aynı saatte Gatorade almaya gelirdi ama ille Citrus Cooler. Bizim Türkler genelde sigara almak için uğrardı. İsviçreli civciv sarısı arkadaşım Dominic uzun sohbetlere gelirdi, birlikte kapatırdık Bazaar'ı. N'apıyor acaba şimdi?

Özledim o yılları. Şu an. Çok derinden. İlginçtir, her gün yoğun, her gün uykusuzdum ama hep mutluydum.

Sanki iki farklı insan olmuşum. O seneler, şu an. Hayaller. Gerçekler.
Mutlu muydum? Çok! Mutlu muyum? Çok!
İlginç tabii...

Mendelssohn Viyolonsel ve Piyano için Variations Concertantes. Dinlemeye devam.

Ayakta ve Hayatta

Burası Komuta Merkezi'm.



...di.

Ameliyattan eve döndüğümde böyle bir düzen kurmuştuk. Göğüs kafesi ve dikişler için oturur pozisyonu sağlayacak bin yastık. Boyun kasları ağrımasın diye rulo yastık. Kollar sarkarsa omuz kaslarım ağrıdığı için iki kola yükselti verecek yan yastıklar. Tüm ağırlığın popoya yüklenip, o cenahı karıncalandırmaması için ayaklara yükselti yastığı.

Kağıt havlum, nefesimi içime çekerek hop hop zıplatmaya çalışıp, 3 hafta sonunda ancak 3. ve mavi olan topu hafiften kıpırdatmayı ancak becerdiğim ciğer açma toplarım, şişirmek için azimle çalıştığım ve her gün Ada'ya nefesimle dolduracağım farklı renkte bir balon vermenin romantik hayalini kurup, her defasında tasarımına küfrettiğim şişmeden patlayan balonlar, kumandalarım, tek elimle iki satır yazmak için 2 saat harcadığım olmazsa olmazım bilgisayarım, yan tarafta yanına bir türlü yaklaşamadığım büyük Music Together "Yönetici Klasörü"m, üstünde tercüme edilmeyi bekleyen anne-bebek kurtarıcısı kutsal Tracy kitabım. Karşımda seyretmediğim televizyonum, yanımda bin bardak doldurup boşalttığım, boşaldığında çaresiz kaldığım su sürahim ve rengarenk ilaçlarım...

Hoşçakalın şekerler!

Artık ayaktayım. Artık hayattayım.

Bilgisayar ve kitaplarım masaya terfi etti, sağ elim hayatını sol elimle paylaşmaya karar verdi. Tercüme bekleyen kitabımın sayfaları birer bireeer çevrilmeye başladı. Açılmayan klasördeki paragrafların altı birer bireer çizilmeye başladı. Gecelikler isyanda, Yapıncak aleme kıyafetleriyle çıkmaya başladı.


Yaşasın! Ameliyat sonrasının "güç" denilen ilk üç haftası -hatta ondan da fazlası- geride kaldı
!!!

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Küçük Ada Tatilde

Deli bir yaz tatili geçiriyor. İstanbul'da olsaydık, bir hafta izinler kullanıp, klasik bir deniz kenarı tatil köyü yapacaktık herhalde -ondan da şüpheliydim ya. Oysa bu karasal Ankara'da Ada'nın en sulusal tatili geçirdiğinden eminim. Her gün havuza girdi mesela, çıkmamacasına. Çimlerin üstünde yaşadı. Börtü böcekle tanıştı, çiçekleri kokladı -ve tattı. Ve de ağacından meyvalar kopardı, yedi. Bolu Dağı'ndan da yüksek noktada temiz havanın tadını çıkardı. Bundan güzeli var mı?

İşte böyle günler geçiriyor Adakız. Belki anne kucağında değil, ama çoook büyük bir sevgi çemberinde. Ve yüzünden anladığım kadarıyla da bundan çok hoşnut. Daha sık gelmek gerek buralara, anneanne-dede ziyaretine, ameliyat sebebiyle filan değil, basbayağı tatile Ankara'ya gidiyoruz diyerek. Neden olmasın?

5 Ağustos 2008 Salı

Gel-Git

Tamam. Dünkü yazı pek benden beklenen bir yazı değildi. Ama oluyor işte. Gel-gitler oluyor.

...diyorum ama çok da olmadı şimdiye dek. Gerçekten her gün daha iyiye gidiyorum ve dolayısıyla moralim yerinde. Elele tutuşarak "sevişme"nin güzelliğini öğrendiğim için sonsuz mutluyum mesela. Ama işte dün başkaydı. Daha sabah tatsız başladı her şey. Her sabah kendi kendine kahkahalarla ve şarkılarla uyanan Ada, dün saat 6.30 civarı ani ve yüksek perdeden bir haykırışla uyandı. Yanına gitmek için 7'yi beklemek gerek ama durum acaip bir durum, rastlamadığımız, bilmediğimiz. Babası da burdaydı, gittik...

Kabustu tahminim. Başrolde de ben, hissetmesi zor değil. (Tabii senaryom belli: Annesinin kucağına gelmek istedi, annesi de dans ederek kaçtı. İşte kabus). Ada kızgın bakışlı, düşman tavırlı davranışlar sergilemeye başladı bir anda. Bana. Ne yanında olmamı, ne onunla konuşmamı; benimle ilgili hiç bir şey istemiyordu sanki. Bir isyan hali, lafı bilse "istemiyorum, giiiit!" diye bağıracak.

Kabustur bebeğim gel bakalım şimdi deyip onu kucağıma alıversem, iki sırtını sıvazlasam, biliyorum her şey değişecek. Bebeğim sakinleşecek. Gel gör ki, 3 ayda kapanır dedikleri kemikler, dikişler biliyoruz ki her şeyin başında; daha sadece 3 hafta geçmiş. Onu kucağıma alabilmenin imkansızlığını zaten göğsümde duyduğum ekşi acıyla her daim hissediyorum.

İşte dünkü yazı da benim o ana bir isyandımdı herhalde. Tamam güçlüyüz, biyoniğiz ama insanız da aynı zamanda. Öyle değil mi? Bazen küçücük bir hareketin her şeyi çözebileceğine inanıyor insan. Yapamayınca da derin hüsran işte böyle. Ve de isyan.

Bir de ... sonrası var tabii. Ekşi başlayan gün, ekşi devam etti, özellikle Ada için. İlk 4 dişini -ki sadece 2'sini görebiliyoruz hala- dertsiz, sedasız çıkaran miniğim; zannedersem dün ilk kez sıkıntılı bir diş çıkarma deneyimi yaşadı. Hafif ateşli, hafif iştahsız, bol mokurtulu, az gündüz uykulu, hafif ishalli. Kitapların dediği gibi.
Bugün neyse gün yine güzel başladı. Miniğim tatlı uyandı. Tatlı ve keyifli. Ben de isyansız kalktım. Zinde ve güçlü.

Gelll-gittt, gelll-gittt...

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Ağrıma Gidiyor

Aslında burdayım, yanındayım. Ama hiç bir annelik görevimi yerine getiremiyorum. Yalan mı?

Değil.

Ben ki daha hamileyken aile büyükleri ile pazarlığımı yapmışım. Bebeğime ben bakacağım kimse karışmasın demişim. Ben ki ilk banyosunu kendi kendime yaptırmışım, zaptedemeyecek hale gelene kadar bu mutluluğu kimseyle kimseyle paylaşmamışım. Ben ki başka biri Ada'yı beslemeye kalktığında kaplan kesilmişim, sesimi çıkaramadıysam odaya gidip hırsımdan ağlamışım. Ben ki her sabah onu kaldırmış, her akşam ona gününün son öpücüğünü vermişim. Ben ki sistem-huzur uğruna -onun için doğru olanın bu olduğuna inanarak- pek de tatlı olmayan deneyimlerle ona bağımsız olmayı bir nebze öğretebilmişim; ben ki bir yaşına kadar 24 saat yanından ayrılmamışım... Onu içime içime sokmuş, dakikalarca masallar anlatarak, sırtına pıtpıt yaparak gezdirmişim. Ne ağır gelmiş, ne bir şikayetim olmuş, en büyük mutluluğum onun kokusunu, sıcaklığını içime içime çekmek olmuş...

Off. O kadar büyük ameliyatlar geçirip yanında kalabildikten sonra böyle konuşmak ne kadar ayıp geliyor. Ama...


Ağrıma gidiyor. Ağrıma gidiyor.

1 Ağustos 2008 Cuma

Küçük Dünya

Şu yazımı okumuşsunuzdur. Hani ameliyat haberimi bir dialogla verdiğim yazımı.

Dün yine hastanedeydik. Bir türlü kullanacağım ilacın miktarı ayarlanamıyor. Bunun için de her gün hastaneye gidip kan vermeye devam ediyorum. Damarlar artık isyanda; bir tane daha enjeksiyonu kabul etmemek için, hem derinlere saklanıyor, hem de kendilerini sertleştiriyorlar. Olan bana ve hemşirelere oluyor. Kendimi bıraktım, onlara acımaya başladım zaten. Beni görünce eyvah yine mi sen diyorlar eminim. Son gidişlerimde mecburi birkaç boş deneme oluyor, bu sefer de benim başım dönmeye başlıyor. Ama kana ulaştıkları denemede bu sefer ben başlıyorum, aman ne iyi becerdiniz, övgüler, vs. Bir gün sonra tekrar geleceğim ya...

Dün yine bu şekilde kanımı aldırmışım, hastanenin lobisinde sonuçları bekliyoruz. Birden bir ses:

-Geçmiş olsun, girip çıkmışsınız, nasıl geçti ameliyatınız?
-İyi geçti (Beni tanıyor gibi konuşan biri ama ben tanıyor muyum? Bilmiyorum. Ama bir yerden gözüm mü ısırıyor ne?)
-Hatırladınız mı beni?
-?
-Sizinle havaalanında karşılaşmıştık, kızınızlaydınız.

O yazımda yazdığım hanım!!! Bir arkadaşını getirmiş hastaneye. Koskoca Ankara'da, orda, o anda, o noktada, iki koltuk karşımda oturmuş ameliyatımın nasıl geçtiğini soruyor...

Şaşırdım tabii, ne küçük dünya diye. Sonra da o güne gidiverdim. Ardından bu güne geliverdim. İki sahne karşımda. Birinde önüm belirsiz, hanıma sesim kaça kaça verdiğim cevap: Ameliyat için geldik. Ada kucağımda, korku damarımda. Bugünse ameliyat atlamış bitmiş, ben ayakta...

Geçmiş günler, güzel geçmiş hem de. Sevindim.