30 Mart 2008 Pazar

Ayrılamayası

Ada sosyal bir çocuk. Karşılaştığı insanlardan gülücüklerini esirgemez. En azından onunla iletişim kurmak isteyenlere genellikle cevap verir, "kucağa gider". Evde de onu bırakırım, neredeyse yarım saat oyun havuzunda kendi kendine oynayarak oyalanır. Bazen de koltuğuna oturtup pencere önüne bıraktığımda, uzun keyifli vakitler geçirir, şikayetsiz.

Uykusundan uyandığında, hiç bizi çağırmaz, zaten vakti geldiğinde odasına gideceğimizi bilir, bizi beklerken şarkılar söyler, kendi kendine konuşur durur. Biz de aman ne canayakın, aman ne bağımsız çocuk deyip seviniriz.

Lakin...

Okumuştum, biliyordum, bekliyordum. Ama konduramıyordum: Ada da galiba yadırgamaya başlıyor. İngilizcede "separation anxiety" dedikleri şey, "ayrı kalma korkusu" galiba bizim de başımıza geliyor. Henüz bir kriz durumu yok, ama bakışlarındaki değişim beni ürkütmeye başladı.

Adakız ben yan odaya geçerken bile, arkamdan bakakalmaya başladı. Evet bu aralar sürekli dost-akraba ziyaretindeyiz, ona fazla da gelmiş olabilir, ama 'misafirsever' diye tanımladığım kızım, artık başka kucaklara da eski keyfiyle gitmez oldu bir iki gündür. Gözünde ekşi ve kaygılı bir bakış, ağzında "noluyor annecim" imalı tatlı ve soru tonlamalı bir mırıltı çıkar oldu. Tamam evet, son bir kaç gündür, bana el kol uzatmalar, "istemiyorum, beni bırakma başka kollara" hareketleri de var listede.

Bağımsız kızım galiba bağımlı olmaya başlıyor. Giderayak hem de. Bırakıp gideceğim ya miniğimi, üzüyor şimdi beni. Ama işte...normalmiş. 7 ayla bir yaş arası, ya da taaa 2.5 yaşına kadar böyle şeyler olabilirmiş. Doğa. Bunu da yaşayacağız. Galiba en doğrusu onu mümkün olduğunca bol insanla karşılaştırmak ve güven vermeye devam etmek. Ama her "mız"ında hop yanında bitmemek.

Şikayet gibi yazdım buraya kadar ama güzel olan da bir şey var. Yani tüm olaya tam ters yönden bakınca da, galiba dünyanın en güzel şeyi oluyor. Dünyamın en tatlı varlığı, benim ona titrediğim gibi bana titriyor ve en saf şekliyle bunu bana hissettiriyor. Bana sarılmak, benden ayrılmamak, benim tarafımdan korunmak istiyor.

Birinin "ayrılamayası" olmak da çok özel bir durum değil mi? Ayrılamayasım şarkı söylemeye başladı odasında, uyandı miniğim. Şimdi yoğurt vakti.

28 Mart 2008 Cuma

Çekirdek

Ada'ya kardeş geliyor. Öz değil- bu kadar acele etmem imkansız! Ama öz kadar öz. Henüz onlardan izinsiz yazmam doğru olmaz, onun için susuyorum. Ama ne kadar, ne kadar sevindiğimi haykırmak istedim. Sağlıkla, kolaylıkla geçsin tüm hamilelik günleri. Sağlıkla, kolaylıkla doğsun küçük çekirdek! İnşallah kasım ayında hoşgelecek...

27 Mart 2008 Perşembe

Ada Çocuk Parkında!






Bahar bir başka güzel gülümsedi bize bugün. Attık kendimizi dışarı. Günümüzün keyfi rüzgar, güneş, yeşeren doğa ve temiz havaydı. Bir de ilk park ziyareti.

Dokunuş

25 Mart 2008 Salı

Bebeğimin Şarkıları


İlk kez bebeğimden bir süre ayrı kalacağım. Sekiz ay boyunca hemen her gün ben uyandırdım, ben yatırdım onu, ben besledim. Babasının da çok yardımı oldu. Ama vakti olduğunca. İşimi bir süreliğine bırakıp, bebeğimin ilk aylarını onunla beraber doyasıya yaşamak doğru bir karardı. Yorulduğum oldu ama hiç bir anında pişman olmadım. Yardıma ihtiyacım olduğu anlar oldu, ama hiç bir zaman kaçıp gitmek, bebeğimle ilgili işleri birine devretmek istemedim. Devralamak isteyenleri de -e büyük bir aileyiz!, kibarca reddetme gereği duydum -mecbur oldum, dayanamazdım. Bazen bu duygumu iletebildim, bazen iletemedim.

Başkası beslerken bebeğimi -ki çok az da olsa oldu böyle şeyler, gözlerim doldu seyrederken; başkası uyutmaya kalkınca -ki bu ondan da az oldu, içim gitti, yatağında o iyi uykular öpücüğünü veremeyince, onu kendim sarıp sarmalamayınca susuz kaldım, mahvoldum. Muhtemelen anlamadılar -ki tekrar tekrar istediler. Yardım etmekti amaçları. Ama işte ben yardım istemiyordum ki, nefes almak istemiyordum, nefesim kızımdı. Anlatamadım. Hem yardım istesem söylerdim. İnsan en yakınına söylemez de kime söyler?

Artık büyüyoruz. Ben içimdeki anneliği büyütüyorum, kızım yaşadığı ayların sayısını. Ben olgunlaşıyorum, olgunlaştıkça duygusallığımın keskin kenarlarını törpülüyorum, kızım günler geçtikçe daha düzenli ve daha bağımsız oluyor. Ve bakıyorum ki, eski mesleğimi (müzisyenlik, piyanistlik, eğitimcilik), yeni mesleğimle (annelik) birleştirme hayalleri kurmaya başlamışım. Heyecanlanmışım...

Değişim.

Hayallerimle ilgili ilk gerçek adımı önümüzdeki günlerde atacağım. İşte bunun için kısa bir süre yutdışında olmam gerekiyor. Minik bebeğimden ayrı kalacağım, onu emin ellere bırakarak gideceğim. Kısa bir seyahat, zor bir deneyim olacak: Bebeğimden ilk ayrılışım. Çok özleyeceğim. Bebeğimse belki de hiç farkına varmayacak. Yanında onu seven bir sürü kişi olacak çünkü.

Hepsi iş bölümü yapmış olacaklar. Biri bıkmadan oyunlar oynatacak, cimnastikler yaptıracak, diğeri bizimkinin favorisi uzun ev turlarında rüya masallar anlatacak. Biri yoğurdunu mayalayıp, sebzeleri haşlayacak, mis çorbalar yapacak; diğeri küçük canavarımı en seri hareketelerle besleyecek, banyosunu yaptıracak. Hepsinin gözü miniğimde olacak, ritmini anlayıp zaman zaman onu yalnız bırakacaklar -bazen pencere önünde dışarıyı seyredecek, bazen oyun havuzunda kendi kendine yeni oyuncaklarını keşfedecek. Tetikte olacaklar, altını temiz, vücudunu mis tutacaklar. İhtiyacında kucaklarına alıp uzun uzun karşılıklı sohbetler yapacak, ihtiyacında arabaları yüklenip sokaklara taşacaklar.

...diyorum da... bildiğim başka. Aslında ve gerçekte "yuvarlanıp gidecekler". Annenin dikta kurallarına gülüp geçecekler! Ada'lı ve mutlu bir kaç gün geçirecekler. İşte bu kadar.

Şimdi evde bebeğimin şarkılarını öğretiyorum herkese. Hep duydukları şarkılar. Ama söylemeye kalkınca unutuyorlar, utanıyorlar, gülüyorlar.

Oysa ki şarkılar çok önemli Adakız için. Doğduğundan beri gününün rutinlerini şarkılar sayesinde öğrendi. İlk doğduğu gece Aaaa-daaa şarkısıyla sakinleşti, uykuya dalmayı becerdi. Çişleeer, kakalaaar'la rahatladı, kakaları patlattı, yemek vakti geldi şarkısıyla, hop hopladı, hop kalktı meme ağzına girene kadar, şimdiyse ilk lokmayı kapana kadar. Uyku şarkımızla bildi uyku vakti geldiğini, geceye hazırladı kendini. Dışarı çıkarken, yine şarkıyla çekilir oldu paltosunu giymesi, şapkasına katlanması. Bıcı bıcı bıcı ile içi pır pır oldu, suya suya gider oldu mıknatıs çeker gibi. Belki daha da fazlası var, bunlar ilk aklıma gelenler.

İşte şimdi hep birlikte evde bu şarkıları söylüyoruz. Kızım annesini özlemesin, rutinini kaçırmasın, sürprizlerle karşılaşmasın diye. Komik bir haldeyiz anlayacağınız.

Bir komik annenin anıları işte... Bu tür yazılar kaşındırırdı beni hart hart, şimdi oturmuş ben böyle hormonlu yazılar yazıyorum (bkz. Dantel Hayatlar), anlaşılır gibi değil!!

24 Mart 2008 Pazartesi

Sippy

Ve becerdi. Adakız artık kendi bardağından su içiyor. Hem de tutarak!

22 Mart 2008 Cumartesi

Bugün anneanne ve dedeye doğru yola çıkıyoruz derken, beceremeyeceğimizi anladık. Kendimize biraz zaman tanıdık. Onun yerine ben alışverişe gittim, baba da babanneyle Ada keyfi yaptı.


Sonrasında kendimizi sokaklara attık yine. Sonunda Adakız Ahmet Abi ve Tülin'le tanıştı. E fotoğraf anlatıyor. Ahmet Abi'nin kucağına kurulunca, renkler, gözler, yanaklar... Ada'nın hastanede karışmadığını, bizim ailenin çocuğu olduğunu anlamış olduk.

Geçmiş olsun Tütoş!

21 Mart 2008 Cuma

8.Ay Doktor Randevumuz

Adakız -nerdeyse- 8 aylık. Aylık randevumuz vardı bugün. Hastane evimize beş dakika uzaklıkta. Giderken yine biraz erken çıkıp yürüyüş yaptık yağmur altında. Sonra da uzunca bir süre doktorumuzu bekledik. Beklerken Ada bir sürü arkadaş edindi. Ablalar, abiler, kardeşlerle tanıştı, pek eğlendik hep birlikte!

Aşı olmasında rağmen sorunsuz ve neşeli bir randevu atlattı kızım yine (aman tık tık tık). Bense o vahşi iştahına karşılık, kilosunda dehşet bir fazlalık çıkacağını zannerken, 250 gram aldığını (3 haftada) öğrenince; üzüleyim mi, sevineyim mi bilemedim. Neyse ki doktorumuz her şeyin normal olduğunu söyledi, biz de sevindik -kilo: 9.290 gr, boy 70.5 cm. (Bu arada Alya'lardaki anneler bebekleri toplantısına gidemedik, üzüldük).

Kızım büyüyor. O kadar, o kadar çabuk... Bu ay algıları şaşırtıcı derece genişledi, cin gibi oldu! Artık kandırmaca yok, her şeyi hatırlıyor, gözü kulağı her yerde. Bir de eli kolu; kıpır kıpır... Hala diş yok, ayaklara güç yeni yeni geliyor, emeklemeye niyetleniyor, olmuyor. Ama fıldır fıldır dönüyor. Bir de hayatla nasıl eğleniyor! İnşallah hep böyle olsun güzel kızım. Hayatın tadını çıkarabilmeyi bilsin. Hep böyle güleryüzle bak dünyaya miniğim...

Özledik

Ordaaa bir kuzen var uzaaktaaa

O kuzeeen kimin kuzeniidiiir?

Gitmesek dee, göremesek dee

Batuuu Ada'nın kuzeniiidiiiir

Teşekkürler ama...

Yorumlarınızı buraya yazsanız ne iyi olur,
Hem büyüyünce Ada da okur

20 Mart 2008 Perşembe

Tenha Tracy

Üç geveze insan ve yavruları toplandık. İki Hande gelemedi. Evrim, Dilek, ben ve üç minik: Bir mahmur, bir güleryüz, bir de mokurdanık. Bilin bakalım mokurdanık kimdi?


Adakız bu aralar biraz sıkıntılı. Belki diş, belki uykudaki dönmelerden dolayı tam uykusunu alamama durumu. Aslında bugün sebebini biliyorum, biz üç dilli düdük anne kaptırmış giderken, uykusundan uyanan kızımın sesini duymamışız. Odasına girdiğimde elleri üzerinde kalkmış, kafasını kaldırmış, yardım haykırarak ağlıyordu. Kim bilir ne kadar zamandır? (O pozisyondan sırtüstü pozisyona dönmesini henüz bilmiyor zavallım). Ne kadar üzüldüğümü tahmin edebilir misiniz? E tabii sonrasında hep tatsız tuzsuzdu minik.

Tracy Hogg'un sistemini konuştuk bugün. Aslında Hogg doğanın doğal ritmini alıp, analiz edip, gerisin geri size öğretiyor bence. Bebeğin dilini, isteklerini anlamanızı, ona göre ihtiyaçlarını gidermenizi öneriyor, bunun için de bir rutin sunuyor. Kolay anlattığıma bakmayın, yol zorlu bir yol.

Dilek kitabı okumadan doğanın ritmini yakalamış gibi görünüyor. Bir kaç değişiklik dışında Sami'nin rutini Tracy'nin önerdiğine çok benziyor çıktı. Evrim'se Berk'e yatır/kaldır (deli edici pick up/put down metodu) sistemiyle kendi kendine uyumayı öğreterek, işe başlamadan önce içini biraz rahatlamak istiyor. İlk amacı gece kalkışlarını minimuma indirmek. Merak ediyorum, sonuç ne olacak. İyi olursa, Tracy reklamına devam!

19 Mart 2008 Çarşamba

Bir Gün Emekleyecek...


Ha gayret küçük kızım...

Tracy Hogg Buluşması


Tracy Hogg'un (nam-ı diğer "The Babywhisperer") ilk kitabı hamileliğimde elime geçmişti. Doğumun ilk haftalarında ve tabii sonrasında, gerçekten çok faydasını gördüm. Ada 3.5 aylıkken de bir sonraki, daha kapsamlı kitabı elime geçti (Hande'cim sonsuz teşekkürler!). Yazdığı şeylerin çoğu kafama yattığı için bahsettiği sistemi uygulamaya karar verdim. Zordu. Ama sonuç da bir o kadar mükemmel!

Değişik bir konu bu. Yani bebek yetiştirme konusunda, her anne-babanın görüşü ve doğrusu farklı olabilir. Çok normal. Zaten piyasada değişik sistemleri savunan, farklı yaklaşımlarla ilgili tonla kitap var. Seç seç beğen. Ama en azından düşünün, deliksiz 12 saat uyuyan bir bebeğe kim hayır diyebilir? Tracy'nin büyüsü orda işte. (Mürit gibi mi konuşuyorum?!)

Ve dayanışma: Biz de yarın, oğlunun uyku problemine acil yardım isteyen Evrim ve birkaç anne arkadaşım daha bizde toplanıp, bu sistemi konuşacağız. Onlara Tracy'nin "huzurlu bebek yetiştirme" sistemini ve konuyla ilgili deneyimlerimi anlatacağım. Bakarsınız burda da bir ara bir kaç satır laf ederim çünkü bence değer. Sistemi deneyen diğer arkadaşların da fikirlerini merak ediyorum aslında, belki yorumlara yazarsınız.

(Aslında merak ediyorum, bu blog okunuyor mu acaba?)

18 Mart 2008 Salı

Kelebek

Dünden beri Ada'yla heyecanla bugünü bekliyorduk. Ada'nın arkadaşı Kerem gelecekti. Çok oynayacak, çok eğleneceklerdi. Aman ne güzel olacaktı.

Kerem gelmedi. Annesi tek gelince nerdeyse evsahibi tarafından kapı dışarı ediliyordu, ama hadi neyse...


İlk anın hayalkırıklığını atlattıktan sonra, Handoş'cuğumla o kadar güzel vakit geçirdik ki... Adakız yine 'saatlerinde' uyurken, biz de rahat rahat sohbet etme fırsatı bulduk. Biriken o kadar çok şey varmış ki konuşmak için. Bebekli annelerin bebeksiz sohbetler edebildiğini unutmuşum. İyi geldi, bunun da tadı başkaymış. Ama tabii...alttaki kuşa da ihanet edemem. Uyandığı andan itibaren, yine o ve sadece oydu -e Kerem gelmediğine göre!

Hande Teyze'siyle o kadar eğlendiler ki; şarkılar, danslar, kahkahalar. Kocaman da bir kelebeği oldu miniğimin, tüm gün nasıl onu arı zannedip, vızzz vızzz oyunu oynadım, ben de ona şaşıyorum!

17 Mart 2008 Pazartesi

Şu "Mozart Effect" Dedikleri

Ada anne karnında çok müzik dinledi, bizzat annesinin parmaklarından. Ama kızımın doğumundan sonraki ilk ayların harala gürelesinde, çok fazla piyano çalışamadım. Yine de müzik dinlemeye devam etti. Evde ne dinlersek aslında. Çoğu zaman klasik müzik. Şimdiye kadarki tek dertli ayımız olan 2.ayında, farkettim ki dinlediğim Andreas Scholl CDsi ile sakinleşiyor ve hatta mışıl mışıl uyumaya başlıyor. Piyano müzikleri azaldı, uyku müziğimiz Scholl oldu birden. 3.ayda Tracy Hogg maceramızla beraber sonunda sabah uykuları başladığında, her uyku saati öncesi bu CDyi dinler oldu. Demektir ki en az 4 kere baştan sona. Biraz korkutucu! Kontrtenor repertuarına her cuma Rudi ile yaptığımız şan-piyano buluşmaları ile de iyice ısındı bizim minik. Ama artık müziksiz uyuyor.

Bir kaç aydır yine aktif piyano çalışmaya başladım evde. Ada mecbur baş dinleyicim. Çocuğumun ilerde piyano çalması konusunda hiç iddialı olmamama, hatta neredeyse biraz da 'ya olursa' diye korkmama (!) rağmen, Ada'nın davranışları pek şaşırtıyor beni. Dinlerken beni, son derece huzurlu, uzun dakikalar koltuğunda oturabiliyor; bir kaç dakika içinde ise, kendi dilinde şarkı söyleyerek bana eşlik etmeye başlıyor. Dakikalar sonra, bir an geliyor, kıpırdanmaya başlıyor. Anlıyorum ki, piyano başına gelmek istiyor. İşte böyle her çalışmanın sonunda, minik yerinde hoplamaya, yalvaran gözlerle bana bakmaya başladığında, onu kucağıma alıyorum. O da piyano çalıyor!


Aslında bütün çocuklar benzer tepkiler veriyorlar müziğe. Önemli olan belki de onlara müzikal bir ortam sağlanması. Bir müzik çalarken, dans etmesini öğretmenize gerek kalmadan bir bakıyorsunuz, kendi zaten el kol hareketleriyle müziğin ritmini tutuyor, bir o tarafa bir bu tarafa sallanıyor yüzünde kocaman gülücüklerle. Veya annenin ninnisiyle sakinleşiyor, heyecanı duruluyor. Biraz büyüyünce şarkı sözleriyle, yeni kelimeleri haznesine ekliyor, hafızasını kuvvetlendiriyor. Dahası da var ve uzun, neyse.

Konu popüler. "(Klasik) müzik dinleyen çocuk zeki olur" diyorlar (Pek iddialı!). Mesela düzenli olarak müzik aleti çalmanın beynin görme, duyma, hareket etme ve koordinasyonla ilgili bölümlerinin büyümesini sağladığını söylüyorlar. Müzisyenlerin beyni büyük olurmuş bu yüzden! Doğumdan sonraki ilk aylardan 3-4 yaşlarına kadar zeka ve beyin gelişimini beslenmeden sonra olumlu etkileyen en önemli faktör de müzikmiş. Sonra kalp atışları düzene girermiş, nefes alıp vermeleri kolaylaşırmış -ki bunu bizzat Ada'da yaşıyorum. Ayrıca anne karnından itibaren müzik dinletilen bebeklerin psikolojik gelişimleri de olumlu yönde olurmuş, hırçın davranışlar yerine uyumlu davranışlar sergilermiş bebekler. Ada'nın huzurlu yapısını buna mı borçluyuz acaba?


Bunlar hep bilimsel araştırmalar ve tüm bilgiler bir google uzakta.

Küçükler kadar yetişkinler için de müzik çok önemli. Araştırmalar ilginç. Bir-iki örnek dersek: Prematüre bebeklere Brahms dinletildiği, böylelikle iştahlarının açılıp güzel bir gelişim sergiledikleri; Amerikan kolej giriş sınavı SAT'a çalışan öğrencilerden bir süredir düzenli enstrüman dersi alanların çok daha yüksek puan aldıkları. Shell, IBM ve Dupont gibi şirketlerin belli tempo aralığındaki seçilmiş Barok dönem eserlerini dinleterek, eğitimlerinde çalışanların öğrenme zamanlarını kısaltıp, öğrendiklerinin de uzun süre hafızalarda tutulmasını sağladıkları... ilk aklıma gelenler. Sonra tabii geniş bir müzik terapisi alanı da var (Edirne Külliye'deki müzik terapisi salonu aklıma geldi).

Nasıl ki tüm müzik cinslerinde klasik müzik ön saflarda; klasikte de bestecilerden Mozart en önde. Mozart dinlemenin bebek ve çocuklara faydası şöyle açıklanıyor: Öğrenme zamanını kısaltır/ Hiperaktif çocukları ve kişileri sakinleştirir/ Yaratıcılığı artırır, ufku genişletir/ Vücudun daha hızlı iyileşmesini sağlar/ Daha verimli bir öğrenme süreci için beynin her iki yarısının da entegrasyonunu sağlar/ IQ sonuçlarını 9 puan artırır. Kitap şu: "Mozart Effect" yazarı: Don Campbell ve türkçesi "Mozart Etkisi", yine aynı yazarın ve başlığın çocuklar için olanı.

Her popüler bilimsel keşif gibi bunun da üzerine gidilmiş. Reddedenleri de var, hatta onlar da bilimsel olarak kanıtlarını sunmuşlar. Tabii ki, anne-baba olarak hele hele kısa dönemde mozart'ın ya da genellersek klasik müziğin, bebeklerimize yansıttığı iyi etkilerini saptamamız zor. Ama bir piyanist ve uzun yılların eğitmeni olarak basitçe diyebilirim ki, bu konuyu ben de destekliyorum.

Savunmamı en basit bir-iki cümleyle yapmamı isterseniz diyebilirim ki, Mozart'ın müziği; kısa, basit ve neşeli temaları ile, kullandığı formlar da tematik tekrarlarıyla kolay algılanabilir, kolay takibedilebilir bir müzik. Bebekler için de bu neşeli ve oyuncul melodiler, basit ritmler oldukça cezbedici. Örnek: Ada. Diğer müzikleri keyifle dinliyor tamam, ama Mozart çaldığımda kelimenin tam manası ile eğleniyor! Bir de en büyük sürpriz: Dün ben 20 numaralı re minör konçertoyu çalarken, bir motife geldiğimde (aslında gerçekten o motifin ilgisini çektiğini anlamıştım) direk tepkisini gösterdi. Gözlerinin parlaması, bir anlık heyecan ve bebekçe bir "heeey yaşşassın" gibiydi. Bugün yine aynı motifte aynı tepki. Şu Mozart'ın üstüne biraz gideyim istiyorum.

16 Mart 2008 Pazar

Büyük Sarı Güneş, Küçük Kara Balık

Bugün pazar ama babamız yok. Ada'yla yalnızız, belli bir programımız yok. Dünden sonra ikimiz de hala hafif mahmur yavaştan alıyoruz hayatı. Yine de akşamüstü bir sokak yaparız diye düşünüyorum. Belki muhit komşusu anneleri de ararım, bebekleri alır bu harika bahar habercisi havada dolaşırız biraz mesela. Sonra, hmm bugünün pazar olduğu aklıma geliyor ve bir sürü ailenin ev günü, aile günü olabilir diyorum. Kimseyi aramamaya karar veriyorum.

Derken bir telefon, kayıtlı bir numara ama yabancı da bir bakıma, hiç o numaradan arandığımı hatırlamıyorum sanki. Büyük sürpriz. Ali Dayı ve İstanbul'a geldiğimden beri sanırım sadece bir kere, o da rastlantı sonucu görüşebildiğim kuzen Ayşe!!! Bize geliyorlar, harika!


Yazık Fethi kaçırdı. Çok güzel vakit geçirdik. Bol sohbet. Bebek-tabii ki, meslek ve Büyükada konuları... İşin en güzel yanı bizim balkonun açılışını yaptık. Minik Ada da dışarlarda sefil olmadan baharın kokusunu almış oldu. İstanbul'la Ankara'yı kıyasladığımda, bu iklim konusunda işte İstanbul basıyor. Biz burda ince bluzlarla dışarda otururken, annemlerin İncek'te 10 cmlik karlara bakarak kahvelerini yudumladıklarını hayal edemiyorum.


Ada sosyal bebek, insanları sever, henüz yabancılardan kaçma huyu da geliştirmedi. Ama bugün biraz tuhaftı. Yine gülücükler attı, kucaklarında oynadı kuzenlerin, ama bir sıkıntısı vardı, hafif mokur mokur durumları. Zannediyorum bu doğduğundan beri ikinci defa başımıza gelen pişik meselesinden dolayı, ya da tabii uyku durumu. Çok enerji sarfedip, çabucak yoruluyor bu aralar, birileriyle karşılaşınca heyecanlanıyor galiba. Sonra da uyku vakti gelmeden, yatağa yatağa gidiyor vücudu, ruhu.

Ayşe harika bir kitap getirmiş Ada'ya: Küçük Kara Balık. Bu Ada'nın ilk kağıt (!) kitabı, diğerleri kumaş ve plastiktendi! Bir ara yanına oturdum, ona okuyayım dedim Küçük Kara Balık'ın hikayesini. Olmadı...elimdeki kitaba saldırıp yemeğe kalktı! Küçük Kara Balık kaderinden kurtulamadı.

15 Mart 2008 Cumartesi

Günlerden Cumartesi

Cumartesi pazarlar "baba-kız" günü. Öyle karar verdik. Haftaiçi kızına doyamayan baba, haftasonları resti çekiyor ve kızı anneden kapıyor, soluğu dışarda alıyor. Hüzünlü bir durum. Gerçi faydalanmaya çalışayım diyorum. Az değil, haftaiçi yapamadığım şeyleri yapmak için iki koca gün. Alışveriş, keyif, arkadaş kaçamağı, sinema, miskinlik... ve daha bir sürü şey yapabilirim mesela. Ya da piyano çalışıp tüm gün, resim yapabilirim...

Olmuyor.

Aslında bir kaç haftadır -bir kaç haftadan çokçadır, cumartesileri bir resim üzerinde çalışıyordum. Yani tüm gün resim. Hem de ciddi iş, modelli portre çalışması. Biraz dayanabiliyordum bir şekilde miniğimin yokluğuna. Ama geçen hafta resim bitti, görev tamamlandı. Bugünse yine baba kızı aldı ve kaçtı, banaysa arkalarından onları şaşkın şaşkın geçirmek kaldı. Sonra evde yalnızlık, sonra evde sessizlik, heyecansızlık, "işsizlik". Ben çok özlüyorum bu miniği. Ayrı kalmayı beceremiyorum.

Özlüyorum.

Baba kız sahile inmişler bugün, fırtınada dalgaların kabarıp, patlamasını seyretmişler. Babaya fotoğraf çektirmek zordur, sevmez. Kızımın o heyecanını göremedim. Ama gözümde canlandırdım...

Miniğim kırmızı bir burunla, al al tombik yanaklarla, babasının şapkasına iliştirdiği kırmızı bir çiçekle döndü. Yorgun ve uykulu.

Akşamsa misafirlerimiz vardı. Bir kara gözlü daha geldi bize bugün. Bir minik abla! Merter ve Pelin'in tatlı kızları Derin. Merter çok eski dostumuz, eşi Pelin ve tatlı kızlarıyla bugün tanıştık. Yine geç bir buluşma. Yine çok güzel bir gün. Ada'nın geleceğini Derin'de gördük. Sınır tanımaz bir merak, büyük iletişim becerisi, harika ilgi çekme yöntemleri, ve kardeşine kelime anlamı ile "kucak dolusu" sevgi gösterme cömertliği. Ada'yı kucaklaması ve öpmesi kaydedilmesi gereken bir sahneydi, yakalayamamışım.

İkisi de uykusunu tam alamamışken tanıştılar. Oyun tabii en heyecanlı ortak noktalarıydı. Oynadılar, iyice haşat oldular!

Ada heyecana gelemiyor, çok coşuyor, çabuk yoruluyor. Hemen uykusu geliyor. Mışıl mışıl uyuyor canım kızım...

14 Mart 2008 Cuma

Kocaman Bebekler


Bugün Mehmet ile annesi bize sürpriz yaptılar. Ne iyi yaptılar. Dışarda buluştuk ve caddede güzel bir yürüyüş yaptık. Bir Cafe'de de mola. Güzel kahveler, pastalar, hararetli sohbetler-olabildiğince...

Ve iki tatlı arkadaşın cinlikleri! Kah gülücükler, kah birbirini süzmeler. Kıpır kıpır kıpırdanmalar, yerinde duramamalar... Sonrasında da "ben geliyorum" diyen küçük bağırışlar. Tabii kaçış!

Mehmet Ada'nın en eski arkadaşlarından (!). Hareketli, siyah güzel gözleri sürekli ışıldayan, algıları kuvvetli, bir şeker bebek. Bugün konuştuk aslında, bizimkiler yavaş yavaş bebeklikten çıkıyorlar. Tabii çocuk da değiller daha. "Kocaman bebekler".

13 Mart 2008 Perşembe

Banyo Günlüğü


Ada'yı doğduğundan beri aylarca, babası işten dönmeden kendi kendime yıkayıp, akşam uykusuna hazırladım. Dünyanın en büyük zevkiydi. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü son zamanlarda bir anda çok büyümesi, kilo alması ve çokça hareketlenmesi işleri zorlaştırmaya başlamıştı.

Ben de, sürekli yeni yıkama stilleri deneyerek işe çare bulmaya çalıştım ama olmadı. En sonunda bir kaç hafta önce pes ettim ve babanın işten dönmesini beklemeye başladım. Beraber yıkar olduk yani, ama eski düzen, huzur kalır mı? (Gerçi baba, haklı olarak, halinden çok memnun tabii!)

Neyse bugün ben de yine kızımı kendi kendime yıkayarak -egoistçe- yine o zevki yaşamak istedim- itiraf. Zaten Fethi'yi beklersek kuzum geçe kaldığı için huysuzlanmaya da başlıyor. Yani mazeretim de sıkı! Uzun uzun anlatmayacağım. Kızımı tek başıma kolayca yıkamak, durulamak ve kurulamak için çözüm bulmaya çalışırken, aşağıdaki sahneyi yaşarken bulduk kendimizi.

Birlikte çok eğleniyoruz bu minikle. Gerçekten.

12 Mart 2008 Çarşamba

Terfi

Ve Ada mama sandalyesinde! Pek mutlu gördüğünüz gibi. Meriç'lere, daha doğrusu tatlı kızları Alara'ya, Ada'ya verdiği hediye için teşekkür ediyoruz.

Bir Doğumgünü, Bir Ziyaret ve Ağlayan Bir Kız


Melisa birinci yaşgününü kutladı dün. İyi ki doğdun Melisa! Çok güzel bir doğumgünü partisiydi, ve de çılgın! Arhan, Uluç, Mehmet, Alya ve Ada hep birlikte Melisa'nın doğumgününü kutladılar. Herkes çok eğlendi. Melisa tam bir prensesti, Mehmet'le Uluç çığlıklarla anlaşan, birbirlerinin her hareketine karşılık veren iki sıkı dost. Alya, annesinin yardımıyla yürümeye başlamış ve dün çok şıktı, her zamanki gibi. Arhan uykusunu tam alamadı bir türlü, mahsundu tüm gün. Bizimki ise...sıkıntılı ve mokur mokurdu! Uymadı yani dekora. Ve hatta ağladı! Uzunca bir süre hem de.


Ada'nın ağlamasına alışık değiliz. Gerçekten hep sorunsuz, sıkıntısız bir çocuk oldu. Çocuktur ağlar deriz ama mokurdanmalar dışında gerçekten ağlamasını pek duymadık diyebilirim. Ama işte değişiyorlar. Haftasonu da Ceyda'da ağladığını söylemişti babası. Ona göre beni özlemişti. Bence özlemek değil olay. Fazla heyecana gelmesi, fazla uyarılması. Dün de kendinden büyük arkadaşlarının neşeli çığlıkları, bir sürü oyuncak ve bol hareket yordu bence Ada'yı. Henüz o safhaya gelmedi tabii. Başedemedi minik kuzu.

Alışacak ama zamanla, hatta o da çığlıklara katılacak. Bakalım o zaman ben alışacak mıyım? Minik öyle yorulmuş ki; bu sabah 1 saat 10 dakika geç kalktı, görülmüş şey değil!

Tabii sadece doğumgünü değildi dünkü aktivitemiz. Akşam da Tolga ile Deniz ziyaretine geldiler Ada'nın. Sonunda. 7.5 ay rötarla! Ama olsun iyi ki geldiler. Keşke daha çok gelseler. Bana sanki kucaklarındaki şey onlara çok yakıştı gibi geldi!

11 Mart 2008 Salı

Ba-Bö

Çok eğlendik dün Ada'yla. Evdeydik, çok güzel vakit geçirdik. Adakız masrafsız bebek. Sohbet etmek, şarkılar, danslar, yuvarlanmalar onu oyuncaklardan daha çok eğlendiriyor (Yoksa annesine mi öyle geliyor?). Dün de işte oyuncaksız eğlendik.

Özeti: Eller ve kahkahalar. Dakikalarca oynadık ve kahkahaladık. Bir ara ilgisini çekmek için iki hareket yapayım dedim, bir baktım kahkahalar başladı. Ben de arsız, devam etsin diye, bir çaba, bir doğaçlama, bir maymunluk... Evde ikimiz olduğumuz için kaydetmek mümkün olmadı. Keşke olsaydı. Kelimelerle anlatmak o kadar kolay değil çünkü.

Uyku vakti henüz gelmeden mahsunlaşmış, koltuğunda oturuyordu. Hadi kuş olsam şarkısını söyleyeyim dedim. Müthiş bestem. İki başparmağı kenetleyip, diğer parmakları açıp uçuyorsunuz. (Havalara, havalara uçuyorsunuz, sonra da geliyor, geliyor, kuçi kuçi kuçi yapıyorsunuz gıdıya) Kız bu sefer her zamankinden mesut ve kıkırdak, açmış koca gözleri kuş ellerimi izliyor. E devam tabii...


Aman Allah'ım o ellerle neler yapılırmış, ne oyunlar. Böcek, tavşan, kuş oldum, Karagöz Hacivat misali komik kuklalar oldum, gözlük oldum, arı oldum, daha çoook şey oldum. Hiç olmayan şeylerden. Ve ne şarkılar, ne sesler, ne ıslıklar. Çok güldü, çok eğlendim. Yorulmadık devam ettik. İşin garibi bir andan sonra, o bana şakalar yapmaya başladı. Gerçekten.

Oyuncakların faydası kesin, yani bilinçle tasarlanmış olanların. Ama hiç bir oyuncak Ada'ya bu kahkahaları attıramazdı, göbekten göbekten.

Bir de önemli gelişme: "Baba" diyecek galiba! (Son hali: "bba-bbö").

Adakız "dede" lafını, hem de dedeye bakarak, Ocak ayı başında söylemişti. Hemen sonrasında da adını tabii: A-da, a-da, a-da. Sonra bekle, bekle, tık yok. Ama o "brrrbbb"ların bir sebebi olmalıymış. "B" harfini çalışırmış bizim minik kız. "Hadi görev başına" dedim kendime, yardımcı ol kızına. Başladık "baba" çalışmaya, aman ne zormuş. Hala dudaklarım ağrıyor.

Bugün Meltem'lere gideceğiz, Melisa'nın doğumgünü. Dışarı çıkıyoruz yani, ve arkadaşlara. Yaşşassıııın!

9 Mart 2008 Pazar

İkizler Geldi


Baharı getirdik bugün. Zaten kışın o lahana düzeni bebekler için nasıl kabus bir olay anlatamam. Bizimki gibi toparlak da olunca, iş iyice çığırından çıkıyor. Katmanların en sonuncusuna artık kolu bacağı sığmamaya başlıyor. Tıkıyoruz da tıkıyoruz, kuduruyor da kuduruyor.


Babaanne ile kuzenleri Yasemin ve Selim geldi. Buğda'nın ikizleri büyüdü de; abisiyle ablası oldu bizimkinin. Ne kadar şanslı Adakız. İki mama arası, iki uyku köşesi geldikleri için vaktimiz kısıtlıydı. Sahile gidemedik, parka gittik. Hava çok güzeldi. Bebeğimin yaşadığı üçüncü mevsimi de geride bırakıyoruz galiba. Ver elini bahar sonra.

8 Mart 2008 Cumartesi

1001 Surat Bbrrr


Brr yapıyor, brrrrrr brrrrr yapıyor, brrbrbrbrrbrbrbr yapıyor. Ya "su" diyor (hmm), ya baba diyecek -sonunda- b harfini çalışıyor, ya hayata isyan ediyor, ya da serinlemek istiyor, tek çare yatarken tükürüklerini püskürtmek, gerisin geri yüzüne, oh serinledi.

7 Mart 2008 Cuma

Dantel Hayatlar

Bugün Kadınlar Günü. Hayatımdaki en özel kadınlara; anneme, anneanneme ve minik kızıma kucak dolusu sevgiler. Bir kaç yıl önce kaybettiğim sevgili babaannemi de hasretle anıyorum.


Ve bir de yazı yazıyorum.
Bu yazı taraflı bir yazıdır. Hissedeceksiniz. Ama n'apabilirim?

Hızlı giriş: Evlenmeden önce kadınlarla erkeklerin eşit olduğunu savunurdum, kaplancasına. Fark sadece fiziksel farktı bana göre. Yani bir erkek, koca bir bavulu kadından daha kolay taşırdı (Biliyorum tamam, onu bile yapamayan var). O kadar. Şu kadınlar şöyledir, erkekler böyledir meselesine de hiç girmezdim. Kız kıza, kadın kadına konuşmaları da sevmezdim (tuhaftım). Zaten çoğu arkadaşım erkekti.


Evlendim, değiştim. Çocuk sahibi oldum, tanınmaz hale geldim. Biliyorum artık, arada dağlar kadar fark var. Çünkü... Bizim yaşadığımız dantel hayatlar. İnce, ayrıntılı, estetik, özen dolu; dahası da var, kolalı, lavantalı; nesilden nesile geçmenin sorumluluğunda. Duyarlı. Hisli. Duygulu.

Bazen de işte yaralarımızı dantelle kapatıyor, eciş bücüş taşları dantelle sarmaya çabalıyoruz; ucube şekiller oluşturuyoruz hayatta.

Uzun lafın kısası, diyeceğim odur ki; hayatı kadınca yaşamanın güzelliğini, onurunu çok geç fark ettim. Gün mün palavra, kutlu olsun o başka. Dantel kadınlara, dantel hayatlara sevgiler. Biz olmasak çok sıkıcı olurdu bu dünya. Farkındalar mı acaba?

6 Mart 2008 Perşembe

Yer Hareketleri

Baktım bütün çocuklarda bir hareket.

Baktım benimki yerinden çok memnun, harekete niyeti yok...


Tamam dedim, gün bugün, başlıyoruz. Artık arabada keyif yok, alt değiştirme sefası dakikalarca sürmeyecek, annenin kucusunda 1562.ev turu? No. Bugün yerdeyiz çünkü küçük hanım. Hem sen, hem ben. Sen mavi kumaş küpüne doğru dönebilmek için poponu yırtarken, ben etrafında emeklemekte olacağım, dört ayak üzerinde durmak da ilginç bir şeymiş, gör diye. Oyuncaklar minimuma inecek, bir aktiviteye bir oyuncak, konsantrasyonun dağılmasın, hareketlere odaklan diye.

Mazeretimiz dışarısının soğuk olması olacak, akşamüstü sokaklara çıkmayacağız. Diğer özürümüz sabah yürüyüşümüzde güneşin gözünü çok kamaştırması olacak, evde kalmak gerekecek 'maalesef'. N'apalım küçük kuzum, bugün yan gelip yatma, bol oksijende keyif çatma günü değil. Program başka. Eve kapanıp hareket edeceğiz, hem sen, hem ben; bugün yorgun bebek günü miniğim. Biraz çalkalanacaksın.

Küçüğüm başardı. Annesi de galiba. Pes etmedik, yılmadık. Denilenler doğruymuş, işe yaradı. Ada aralık ayının sonlarında yatar pozisyonda fıldır fıldır dönerken, bir şekilde emekli etmişti kendini, kıpırdamıyor, yattığı yerde kalıyordu. Bugün ise; önce annesinin tacizleri sonucu, ambale vaziyette, bir o tarafa bir bu tarafa savruldu, sonra annesi bezmiş şekilde telefonda cakcak ederken, şovunu yaptı, görevi tamamladı. Miniğim 2.5 ay sonra yine döndü! Önce bir kere, sonra 1-3-5-7 kere, belki daha fazla. Oldu bu iş. Emeklemek peki? No. Popo kalkmıyor, popo kalkmadıkça, dizlerin ve ayakların görevlerinin farkına varmaları çok zor. Diyeceğim, başladık ama yol uzun. Bugünün karı bu işte. Sağlam oturmak ve yeniden yineden dönebilmek. Yorulduk ama, yorgunluk sonrası uykunun tadını bilir misiniz? Mışıl mışıl uyuyor bebeğim.


Öteki konu: Akşam dayıyı çağırdım. Geliyor! Çok sevindik. "-dik" (Öyle zanneder ya anneler, 'biz' meselesi, 'özdeşleşme' durumu, pek tehlikeli bir şey. Ama şimdi bunu düşünmeyelim). Civciv tulumunu giydirdim sarıkıza, dayı onuruna. İki de fotoğraf patlatırdık, cup bloga, ne de olsa dayıyı çok sık göremiyoruz. Ama bekliyoruz gelmiyor, bekliyoruz yok. Miniğimin gözleri ağırlaşmaz mı, onca kabus 'hareket'ten sonra tabii.

Beceremedik. 7 buçuğa kadar bekletirim demiştim dayıya, o saati bile zor bulduk. 5 dakika rötarla kaçırdı Yiğit Adakız'ı. Ama biz getirdiği midye dolma ve çiğ köfteleri kaçırmadık (kombinasyon.) ! Enis, Esra ve Zeynep de geldi, hep birlikte bir güzel midemizi gerdik, ağzımızı yorduk. Sonra da... Pilates'e gittim! Ama bu konunun Adakız'la bir ilgisi yok.

Yukardaki fotoğraf mı? Birkaç hafta önceden. Dayıyla Adakız'ın birlikte ilk fotoğrafı yanılmıyorsam.

5 Mart 2008 Çarşamba

Anne Dilek Sami Bebek

Bugün Dilek'lerde toplandık. Ada Sami'yle ilk kez karşılaştı, 8 aylık bir rötarla. Çok bebektik. Sanırım 9: Sami, Ada, Ceylin, Ozan, Kaan, Alya, Tan, Berk ve Talya. Hepsi çok tatlı. Ve büyüyorlar, dehşet bir hızla! Dişler, emeklemeler, ayaklanmalar. Hepsi bir karakter, hepsi bir başka şeker.
Bizimkindeyse hala eller! Ve o eller her yerde. Genelde tabii sevgi gösterilerinde, biraz kontrolsüzce ama olsun. Bugün kızımın gösterisine cevap bile geldi. Sami ile Ada bir ara eleleydi! Tam bir komedi. Son, bilinen son, Sami'ye gösteri fazla gelmiş olacak, yaygarayı bastı. Ve sonra Ada, ve sonra Kaan...fotoğraf faslının bitişi.

4 Mart 2008 Salı

Bilgi Notu: Parantez ve no parantez

Şimdiye kadar bir eskiden yazdım, bir yeniden. Okuyanın kafası karışmasın diye bir ufak çözüm: Parantezli başlıklar eskinin kronolojik gelişimini anlatan yazılar, parantezsiz başlıklarsa tam da o yaşanan güne ait yazılar olsun. Tabii bir noktada birleşecekler, bu mantıkla.

Blogger'la sorunum var. Paragraf araları vermek istiyorum, kafasına göre ayarlıyor. İstemediğim yerde çok açık, istemediğim yerde bipbitişik. Bir gün becereceğim, henüz ısınma turları.

Ada Pilates'te

Adakız her gece 7'de yatıyor, sabah 7'ye kadar da uyuyor. Canım minik! Fethi ise hemen her gece kitaplarına gömülüp çalışıyor. İtiraf edeyim ben de kızsız ve kocasız işte bu gecelerde evde oldukça sıkılıyordum. Karar verdim "kendim için iyi bir şeyler yapmaya" ve hamilelik meşgalem pilates'e başladım yine. Haftada üç gece gidiyorum, 20.45-22 arası, gece spor yapmak tuhaf bir duygu. Gidene kadar eziyet, gittikten sonra sonsuz keyif ve moral.

İyi de Adakız'ın blogunda bu haberin işi ne? Aslında pilates büyük bir yer kaplıyor miniğin hayatında. Hamileliğimde 4.ayımdan başlayarak haftada üç gün yine pilatesdeydim. Minik kız karnımda minik bir sporcuydu yani. O kadar da faydasını gördük ki ana-kız.
Şu an hamileler grubumuzdan bazı arkadaşlarımız-artık onlara "pilates anneleri" diyebiliriz-tekrar pilates yapmaya başladılar, benim gibi; ama sabah seanslarında. İçlerinden bazıları da bebekleriyle geliyor! Ada'nın uyku düzeni son derece keskin olduğu için ve sabah seansının saatleri bu bakımdan bize çok uymadığı için, biz annelere katılamıyorduk. Ama...bugün sürpriz bir ziyaret yaptık kızımla. Uslu Kaan'dan başka bebek yoktu derste ama uzun süredir görmediğim arkadaşlarım vardı: Dilek, Aslıgül, Hafise ve hemen her gün gördüğüm tatlı hocamız Jale! Neyse ufak çaplı bir fırtına estirdik tabii. Kızım bu sefer de Kaan'ın elini tutmaya kalktı görür görmez. N'apacağız bu halleriyle bilemiyorum artık. Sıcakkanlı kızım benim.

Kerem ve Ada

Sonunda eski canyoldaşım, iş arkadaşım, dostum Handoş'umu ziyaret edebildim. Bebeklerimiz bir ay arayla doğmuştu. Bizimki abla. Süsledim püsledim miniğimi, ayna karşısına geçtik, pek beğendi kendini; gülücükler, kıkırdamalar. Bu kızın kumaşlarla ve renklerle başka bir ilişkisi var, ama tabii belki de bütün bebekler öyle.
Kerem tatlı mı tatlı gülüşlü, çapkın bakışlı, kıkır kahkahalı bir şeker bebek. Kızım bayıldı arkadaşına, hemen tabii sarılmak, koklaşmak istedi, pek canayakın ya, ama nafile; Kerem başlamaz mı ağlamaya? Ah Kerem ah, bunun hesabını sormaz mı Ada bir on yıl sonra?